Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların... Argo, korkunun ördüğü duvar;
uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları
gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo, yaralı bir vicdanın sesi;
uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil,
ülkesizlerin.(Cemil Meriç)
Baba çorbası ya da "Nân-ı Aziz"
M. Nuri Bingöl
Seyahatnâme’sinin bir yerinde şöyle der Evliyâ Çelebi:
“ Bunların ( fırıncıların) pîri Âdem aleyhisselamdır. Çünkü Hz. Âdem ( a.s.) cennetten çıkarılıp yeryüzüne düşünce karnı acıkmış ve evvela buğday çorbasıyla açlığını gidermiş. Onun için bir kimse evine bir adam davet etse, ‘ buyurun, baba çorbası içelim’ der Sonra Cibril-i Emin ( A.S.) vasıtayla Âdem Nebi buğdayı un edip, hamur yapıp, ekmek pişirmesini öğrendi. Bu sebepten taze ekmek, bilhassa sıcakça olanı, insana taze can verir.”
İçinde biraz te’vil köpürtmesi bulunan ve merhumun o meşhur mübalağalarından oldukça uzak bu ifadeler – zannımca- pek mühim. Ekmeği değerli bir nimet olarak kabul etmek, hatta pek çok nimetin sembolü görmek bu bakışın, bu inancın, bu kültürün neticesi olsa gerektir.
Osmanlı’da ekmek resmî tabelalarda “ nân-ı aziz” şeklinde yazılırdı. Belki de bu yüzden, Anadolu’nun çok yöresinde “ Yemek yedim.” denmez, “ ekmek yedim” denir.
Bir işten sonra aldığımız ücrete “ ekmek parası” denmesinin sebebi de budur gibimize gelir.
Bazı içtimaiatçılara göre, ekmek medeniyetin ilk adımıdır. Çünkü insanoğlu ekmek yapmayı öğrendikten sonra her gün gıda bulmak için avlanmak zorunda kalmamış, başka meşgalelere de zaman ayırmaya başlamıştır.
Çağdaşımız olan ama “ gözleri arkada” bedbahtların dışında, ekmeğin her irfan ve her millette müstesna bir yeri olduğu muhakkak.
Bugünse vaziyet epeyce değişiktir. Ne ekmek bundan 50 yıl önceki ekmek tadında ve gramajında, ne de bizdeki o ekmek hassasiyeti var. Yere düşen ekmeği öpüp başa koyma adedini çoktan unutturdular bize. Gele gele hijyen için AB kriterlerinden medet umar derekeye indik. ( Bu cümleden AB’ye muhalefet manası çıakrılmasın!)
Milletçe ekmeğe ve onun üretimine yine aynı değeri vereceğimiz günlerin hasretiyle şu Hadis-i Şerif’i (bilmana) hatırlıyorum: “ –Bak kızım, bu nesne ( ekmek kırıntısı) kişiden ve bir ümmetten bir defa küserse, bir daha onlara dönmez.” ( Evkamekal)
“ Kur’an’-n bu asırdaki bir mu’cize-i mâneviyesi” olan ve “ zamanın mücedidi” olan, “ yüz sene sonra gelecek o acib şahsın” , iman noktasından “programı” ve “ihzar”iyesi hükmündeki Risale-i Nur Külliyatının çok yerinde “nan-ı aziz”le alakalı beyanlar mevcut. “İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü, sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki, iftar vaktinde, o kuru ekmek, bir mü'minin nazarında çok kıymettar bir nimet-i İlâhiye olduğuna kuvve-i zâikası şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü mânevîye mazhar olur.” ( 29. Mektup, 2. Kısım, Ramazan Risalesi, İkinci Nükte)
“Bir mu’cize-i maneviyesi” kaydı nasıl bir meslek-i hakikat üzerinde bulunduğumuzu göstermez mi? Kur’an “kelâm-ı ezelî”den geldiğinden mânasını ve mucizesini tahdit etmek, Cenab-ı Allah Ta’ala ve Tekaddes Hazretleri’nin (C.C.) Mütekelim sıfatını sınırlamak mânasına gelir ki, Üstad bir kelime ile bu dersi de veriyor. “ Pek çok mucizesinden bir tanesi” diyerek (mâna olarak) edep gösteriyor bize de nümune-i imtisal olmaya çalışıyor!
Ekmekle alâkalı diğer bir hatıra şöyle:
“Dağda, üç ay, bana ve misafirlerime bir kıyye tereyağı, hergün ekmekle beraber yemek şartıyla, kâfi geldi. Hattâ, Süleyman isminde mübarek bir misafirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günüydü, dedim ona: "Git, ekmek getir." İki saat, her tarafımızda kimse yok ki oradan ekmek alınsın. "Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber dua etmek arzu ediyorum" dedi. Ben de dedim: "Tevekkelnâ alâllah, kal."
Sonra, hiç münasebeti olmadığı halde ve bir bahane yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şekerle çayımız vardı. Dedim: "Kardeşim, bir parça çay yap."
O ona başladı. Ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifâne şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu sâfi-kalb adama ne diyeceğim diye düşünmedeyken, birden bire başım çevrilir gibi başımı çevirdim. Gördüm ki, koca bir ekmek katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: "Süleyman, müjde! Cenâb-ı Hak bize rızık verdi."
O ekmeği aldık; bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvânât-ı vahşiye, hiçbiri ilişmemiş. Yirmi otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmekkimize iki gün kâfi geldi. Biz yerken, bitmek üzereyken, dört sene sadık bir sıddîkım olan müstakim Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi.” ( Mektubat, 16. Mektup)
Üstad’ın bir diğer talimatı da hepimize: “Fıtrî olmasa da, vaziyeti itibarıyla Risale-i Nur'a ekmek ve ilâç gibi muhtaç olan hastalar ve ihtiyarlardır. Çünkü, Risale-i Nur hayat-ı bâkiyeyi güneş gibi gösterdiğinden ve dünyevî hayatın fânilik cihetinde mâhiyetini tam gösterdiğinden, dünyevî hayatlarına ya hastalık veya ihtiyarlıkla darbe gelen ve gaflet veya dalâlet cihetiyle ölümü idam tevehhüm eden hastalar ve ihtiyarlar Risale-i Nur'a o derece muhtaçtırlar ve öyle bir teselli, bir nur alırlar ki, onların hastalık ve ihtiyarlığını sıhhat ve gençliğe tercih ettiriyor.” ( Emirdağ Lahikası, c:1)
Risale’deki diğer – hemen hemen 30 yerde ve onlarca “Son Şahid”in hatırasında- ifadeleri de ehl-i tahkik okuyucuların zihinlerine havale ediyorum.
Not: Muhterem Yılmaz dostumun B……….. gazetesindeki bugünkü -Salı- sohbetini okudum, Risalehaber’de de neşredilen yazısına aynen iştirak ediyorum. “Meşrutiyet-i meşrua”ya giden yoldaki emek sahiplerinin başında gelen ismin - tıpkı I. Osman gibi- Osman’lar mı olacağı şeklinde sual ettiren ve iki ay önce sitesine ( hyilmaz.net) “ yorum” yaptıran Rabbi’mize hamdetim.-
Yorumlayan: M. Nuri Eminler
188.58.2.... ....
Tarih: 24.07.2010
Muhterem Kardeşim, güzel temennine amin diyorum. Yalnız bir hususu yanlış hatırlıyorsun. O roman benim değil, İslam Yaşar'ındı. O manadaki romanım ki onu bir yayıonevinin incelemesine takdim ettim tashih ederek, tefrika edilirkenki adı " Yokuşta" idi. Söylediklerine aynen katılıyorum; şimdi Kazım'ın yazısına yorum yolladım. Adı demokrat olmasına rağmen anayasaya hayır deyip, Silivri sanıklarına selam gönderen bir Cindoruk- Süleyman ekibi demokrat olamaz. Demokratların dvemcılarından biri Süleyman Soylu, DP'den 12000 kişiyle beraber istifa eden Ensarioğlu ve Aydın Menderes ekibidir ki buy ekibin büyük kısmı Hüseyin Çelik muhibbimle-refikimle-sınıf ve dava arkadaşımla beraber AKP'nin içindedir. Evet, bu gazete ayağa kaldırılır inşaAllah- Mehmet Kutlular ve Kağan ekibinden kurtulup " Yeni Asya Camiası"na teslim edildiği gün... İlk yıl 25.000, ikinci yıl 45.000 teminatımızdır. Bir Aybak-Iraz-Benek-Yılmaz vs. ekibine teslim edilsin, yeter. M. Nuri Bingöl
Yorumlayan: Emin Tarım
188.58.2.... ....
Tarih: 30.06.2010
Yazar'ın dipnotta belirttiği yazısını hatırlıyorum.Öngörüsü güzel bir tevahukattı.Gerçekten hijyen için AB kriterlerinden medet ummamız, acınacak durum. Tespitini beğendim, tebrik ederim.