Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların... Argo, korkunun ördüğü duvar;
uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları
gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo, yaralı bir vicdanın sesi;
uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil,
ülkesizlerin.(Cemil Meriç)
Münafık mı, Yahudi mi? Ya da Yahudi, münafık sınıfından mı?
M.Nuri Bingöl
Hitler bağbozumundan beter bir devrilişle “tarih denen mâzi dereleri”nden birinde kaybolup “daire-i ilme” gitti, o da 15.000’lik bir tarihin yanında iki üç gün sayılabilecek bir müddet içinde.
Mussolini – ya da kendine verdiği ünvanla Duçe- yine öyle…
Kongrelerdeki ve salon toplantılarındaki alkış tufanında, alkışı ilk durduranı katlettiren Stalin, şimdi nerede sahi?
Ya Çavuşevsku? Bir aralar Romanya’daki saltanatına yıkılamaz gözüyle bakılırdı.
Nemrud, Firavn ve Şeddad’ı saymıyorum bile.
Bütün bunları tepetakla eden “kaderin fetvası”, bazıları için neden geç işliyor diye düşünenimiz çoktur, beşerin “tefekkür kuvvesi” bu sırrı anlamayı pek sever.
Bu bahsedilen hadise, hem içerde, hem de dışarda kimi insanın – ya da liderin-, daha önce saydıklarımızdan daha fazla dayanıklıymış gibi bir zanna düşürüyor insanı.
Onlar bir şekilde ayakta “tutulan” doğu “nâmdarları” bir nevi “evaliation”a uğratılmışlar – sanki-, mesleklerinin dış görünüşleri plastik ameliyata uğratılmış birilerinin eliyle; zübde ve öz ise aynı kalmış, “muslih” görünüşlü “ifsad”larını sürdürmelerine izin verilmiştir. Neden?
Cevaplardan biri Hz. Ali (KV)den: “ Pirincin içindeki siyah taşlardan değil, beyazlarından korkulur
Diğeri Resulullah’ın makerreb sahabelerinden birinden (RA): ” Hz. Câbir (radıyallahu anh): "...Medine'ye dönersek, şerefli kimseler alçakları and olsun ki, oradan çıkaracaktır" (Münafıkün, 8) meâlindeki âyet hakkında şu açıklamayı yapmıştır: "Bunu söyleyen (meşhur münafık Abdullah İbnu Übey İbni Selül'dür." Buharî,Tefsir, Münâfıkun 5, 7; Müslim, Birr 62, (2584); Tirmizî, Tefsir, Münâfıkün, (2312).
Demek ki müminlerin kalbine korku salıp, onları “gevşeten” ya da mânen durduranın – kasten- sıfatı da “decl” vasfını üzerine almış “yanar döner” kimselerdir!
Bunların varlık sebebini izah da Üstad Bediüzzaman’dan:
“ Münafıkların mezkûr cinayetleri arasında "azab" kelimesinin yalnız kizbe ta'lik edilmesi, kizbin şiddet-i kubh ve çirkinliğine işarettir. Bu işaret dahi, kizbin ne kadar tesirli bir zehir olduğuna bir şahid-i sadıktır. Zira kizb küfrün esasıdır. Kizb nifakın birinci alâmetidir. Kizb kudret-i İlahiyeye bir iftiradır. Kizb hikmet-i Rabbaniyeye zıddır. Ahlâk-ı âliyeyi tahrib eden kizbdir. Âlem-i İslâmı zehirlendiren ancak kizbdir. Âlem-i beşerin ahvalini fesada veren kizbdir. Nev-i beşeri kemalâttan geri bırakan kizbdir. Müseylime-i Kezzab ile emsalini âlemde rezil ü rüsva eden kizbdir. İşte bu sebeblerden dolayıdır ki; bütün cinayetler içinde tel'ine, tehdide tahsis edilen kizbdir.
Bu âyet, insanları bilhassa müslümanları dikkate davet eder.
Sual: Bir maslahata binaen kizbin caiz olduğu söylenilmektedir. Öyle midir?
Cevab: Evet, kat'î ve zarurî bir maslahat için bir mesağ-ı şer'î vardır. Fakat hakikata bakılırsa, maslahat dedikleri şey bâtıl bir özürdür. Zira usûl-i şeriatta takarrur ettiği vechile, mazbut ve miktarı muayyen olmayan bir şey, hükümlere illet ve medar olamaz. Çünki mikdarı bir hadd altına alınmadığından sû'-i istimale uğrar. Maahaza bir şeyin zararı menfaatına galebe ederse, o şey mensuh ve gayr-ı muteber olur. Maslahat, o şeyi terketmekte olur. Evet âlemde görünen bu kadar inkılablar ve karışıklıklar, zararın özür telakki edilen maslahata galebe etmesine bir şahiddir. Fakat kinaye veya ta'riz suretiyle yani gayr-ı sarih bir kelime ile söylenilen yalan, kizbden sayılmaz.
Hülâsa: Yol ikidir: Ya sükût etmektir. Çünki söylenilen her sözün doğru olması lâzımdır. Veya sıdktır. Çünki İslâmiyetin esası, sıdktır. İmanın hassası, sıdktır. Bütün kemalâta îsal edici, sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin hayatı, sıdktır. Terakkiyatın mihveri sıdktır. Âlem-i İslâm'ın nizamı, sıdktır. Nev'-i beşeri kâ'be-i kemalâta îsal eden, sıdktır. Ashab-ı Kiram'ı bütün insanlara tefevvuk ettiren sıdktır. Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm'ı meratib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran, sıdktır.” ( İşaretüi-İ’caz, 83)
İktibası uzun tutmamızın sebebi şu: Risaledeki herhangi bir beyanı siyam-sıbakından koparınca ne Üstad’ın meramı kalıyor ortada, ne de “hakikat-ı mutlaka” ile olan irtibatı.
Metnin tamamından ve Külliyat’ın diğer izahlarından anlaşılıyor ki “kizb”, “riya” ve “suret-i haktan” görünme ile “nifak” arasında büyük bir alâka var. Hadis meşhur (evkamekal), “ Münafığın alâmeti üçtür. Konuştuğunda yalan söyler, sözünde durmaz, emanete ihanet eder.”
Bir başka rivayette , bunların her birinin nifaktan bir şube olduğu, üçünün bir insanda bulunması halinde o kişinin halis münafık olduğu ( evkamekal) beyan buyurulur.
Ayrıca “riya”nın da “çirkin bir yalancılık” olduğu Risale’de beyan edilmiş. Ya “suret-i hak”tan görünmesi?..
Bakara suresinin baş kısmında münafıkların sıfatları sayılırken onların kendilerini “biz muslihleriz” diye takdim ettikleri buyurulmuyoır mu?
Hani meşhur bir Şer’i kaide var: “ Münafık – işte bu sebeplerden- kafirden eşeddir.”
İşte bu yüzden alenen “küfr” içinde olanlar – günleri geldiğinde- kolaylıkla tarih sahnesinden çekiliyorlar da, reformize olmuş “iki yüzlüler” daha uzun ömürlü oluyorlar.
Ne kadar da “decl” sıfatını taşırlarsa taşısınlar, “yalancının mumu yatsıya kadar yanar” hikmetli söz aşikâr.
Not: Dünyanın öbür ucundan Mavi Marmara kahramanları için indi fikrini izah eden şahıslara verilecek cevap da Resulullah (asm)dan. “ Ya hayır söyle, ya sus!”
Yorumlayan: Münir Kardeş
188.58.2.... ....
Tarih: 24.07.2010
Muhterem Eminler,
Y. Asya'da nesredilen "Karanligin Golgesi" isimli romaninizi begenerek ve fevkalade takdir ederek bir grup arkadasla hergun merakla ve dikkatle okudugumuz gunleri hatirliyorum ve keske benzeri calismalarin devami da gelseydi demekten kendimi alamiyorum.
Ben bahsettiginiz kisi ya da kisileri yakinen tanimam fakat yillardir sadik ve sade bir okuyucusu olarak takip ettigim bu camianin imkanlari olcusunde Nurlara ayine olmaya calistigini ve esasata sahip ciktigini goruyorum. Gecici ruzgarlara ve heyecan verici konjonkturel gelismelere ve hadisata bakarak tehevvur ve hiddet gostermemek ve lazim. Bu mubarek camia ve temsil etmek nimetine mazhar oldugu misyon hepimizin samimi gayretleri neticesinde insaAllah yeniden ayaga kalkacaktir.
Selamlar ve dualar,
Yorumlayan: M. Nuri Bingöl- Birecik
188.56.1.... ....
Tarih: 12.06.2010
Zaruri bir izah: Yazımdaki 15.000 sene tabiri, takribi bir rakamdır ve Müfessirin-i İzam'ın, " bir ayete" yaptıkları 7000 senelik hakimiyet-i hakaik-i İslamiye ifadesinin şahsi bir yorumudur. Üstad dahi bu tefsirlere hürmet etmekle birlikte dünyanın ömrünün 126 000 000 olduğına kanidir, ( Vel ilmu indakkah) kaydı ve " delilim yok ama..." ihtirazi kaydoyla beyan ediyor Barla Lahikası s.309-310-311'de.................okuduğu mektuba - eminim- sen de bakmışsındır. herhalde yanlışlıkla öyle anladı: Üstad'ın "delilini gösteremeyeceğim" dediği iddia, dünya ömrünün 126.000.000 yıl oluşudur. Diğer 6666 yıllık hakimiyet-i Hakaik-i İslamiye ise "Kur'an'ın nas halindeki bir sarih haberi" değil, umumu bağlamayan "İşaratül-Kur'aniye"den diğer müfessirin-i kiramın yaptığı tefsirlerdendir. Delili, mektubun başındaki ifade: "Kur'an-ı Hakim'in baş HAŞİYELERİNDEN..." Bir de buradan anlaşılıyor ki Saff-ı evvel talebeler diğer tefsirleri de bilen alimlerdir, yani o tefsirleri okumuşlar ya da okumaya devam etmektedirler.Sohbette dediğimde de musırrım; " fetret-i mutlak" denilen devirler bir tane değildir, hepsi toplansa 5000 küsur yıl tutar. Mesela Hz. Şit ile Hz. İlyas (as) arasındaki fetret devri 1000 yıldır. Hadisçe sabittir: 124 000 nebi... İnsan ömrünün da maziye gittikçe uzadığı göz önüne alınırsa, bu Hakimiyet-i İslamiye'nin 7000 yıl olmasının tekellüflü bir ilmi tevil olduğu anlaşılır, Kur'an'da bulunmayan bir izahtır ki HAKİKATINI ÜSTAD BEYAN ETMİŞ, 126 000 000 SENE... ( allahu alem bissevap) kaydıyla elbet. BL s:311