Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Önce Kelam » “Mutlak Vekillik” Dâvâ Vâsiliği midir?

“Mutlak Vekillik” Dâvâ Vâsiliği midir? Vurgulanmış

Bugün çok mühim bir mevkide bulunan siyâsiyundan birine; bir kardeşimiz, Nurculuk ile Nurcuların güzellik ve meziyetlerini anlatmak için dil döküyor, mevzudan mevzua geçiyor, parlak ve yüksek hakikatlerden bahsediyor; nihayet Nurcular’ın İttihad-ı İslâmın da temel harcı olacaklarını, büyük bir inançla ifâde edince muhatabının dudaklarında buruk bir gülümseme sarkıyor.

Kardeşimiz, şaşkınlık ve inkısar-ı hâyâl içinde niçin güldüğünü sorduğunda tüylerimi diken diken eden şu acı cevabı veriyor:


“Deminden beri, siz anlatıyorsunuz ben de dinliyorum. Güzel ve parlak şeyler söylüyorsunuz; iyi hoş da. Bu târif edip adlarına Nurcu dediğin ankâ kuşları nerede yaşar; gören, bilen var mı? Bana Nurcu diye söylenenler, kırk grub; birbirini beğenmeyen, birbirini sevmeyen, birbirine düşman kırk grub üstelik. Her bir grubun bânisi de merhum Bediüzzaman’ın yanında yetişmiş talebeleri. Hangisi yanıma gelse, diğerleri hakkında menfî bir şey söylemeden kalkıp gitmiyor. Kendisinden hariç olanları tenkid etmese bile, tek Nurcu olarak kendisini işaret etmeden rahat edemiyor.

“Kendi aralarında kırk gruba bölünmüş, her devirde birbirleri ile kavgalı olmuş bu insanlar mı İttihad-ı İslâm’ın harcı olacak? Siz kendi aranızda bile ittihad edememişken, İttihad-ı İslâm’a nasıl harç olabilirsiniz?”
Bütün söylediklerinin mânâsızlaştığını farkeden kardeşimiz, utana sıkıla mevzuu değiştirip âkabinde de müsaade isteyip ayrılıyor.
Şimdi; eğer mutlak vekilliği, neşriyât ve tâyinât gibi, idârî iki meselenin çok ötesine taşıyıp Nurculuk dâvâsının vâsiliği olarak takdim edecekseniz –ki bazılarının yaptığı tam da bu- yukarıdaki elîm tablonun birinci sıra suçlularının da bu mutlak vekiller olması gerektiği, aklın muktezâsıdır. Zirâ, sevk ve idâre onlarda idi, bu hâzin tablo da onların eseri. Yok, olması gerektiği gibi doğru anlayıp, bunun bahsi geçen iki hususla mukayyed idârî bir vekâlet olduğunu teslim ederseniz, en azından yukarıdaki hazîn tablonun tek başına ve yegâne suçlusu olmaktan kurtulurlar.

Evet bölük pörçük olduk, birbirimizle kavga etmekle bu büyük dâvâyı da zelil ettik. Zirâ bizler zayıf, çoğu zaman da kabiliyetsizdik. Oysa düşmanlarımız şedid, dessas ve meselelerinin ehli idiler. Ellerinde devletlerin güç, imkân ve istihbaratları vardı; göz açtırmadılar. Elleri içimizden hiç eksik olmadı... Cephe savaşlarında kazandıklarımızı da içimize saldıkları ajanlarının meydana getirdiği fitne yangınlarında kaybettik. Sonra biz inşâa çalışıyorduk, onlar tahrible mükelleftiler, kolay yıktılar.
Çoğu zaman doğrudan Nur’un rehberliğine râzı olmadık. Her birimiz bir başka abinin peşinden sürüklendik; yegâne Nurculuğu onların anlattıklarından ibaret sandık. Onlara kuvvet verip, bizlerle birlikte yürümeyenleri hariç ve düşman addetmekde bir beis görmedik. Onlar da bizim için aynı şeyleri düşünüp, aynı tavırları takındılar.

Zaman içinde her abimizin kendisine mahsus bir cemaattı, ufak tefek nişânelerle diğerlerinden farklılık arzeden mukaddes ve yegâne doğru hizmet tarzları oldu. Kimimiz lâtin harflerini küfrün alâmeti saydık, kimimiz Üstad’ın sadece imân noktasından başka eserlere ihtiyaç bırakmayan Risâle-i Nurlar için koyduğu hususî kaydı umumileştirip bütün kitabları tehlikeli, her kitab yazanı ise düşman saydık.

Kendi düşüncelerini bile ardına kadar aklın muhakeme ve tenkidine açan Üstad’a inad, itiraz etmemeyi, düşünmemeyi, bir büyüğe teslim olmayı Nurculuk sandık. Büyük sandıklarımız da bu şuursuzca teslimiyetimizi, bu itirazsız hayatımızı, bu muhakemesiz, delilsiz kabullenişimizi selâmetli addedip sessiz kaldılar.

Sesini bir perde yükseltenlerin, ufak tefek itirazda bulunanlarını âkibeti her mahallede aynı oldu: Aforoz edilmek... Acıktıkça uzuvlarını yiyerek hayatta kalmaya çalışan kesif Hint ormanlarının şuursuz böceklerinin âkibetine uğrayacağımızı düşünmeden yarım asır en kıymetli, en zeki kardeşlerimizi yedik. Sonra öyle bir zaman geldi ki, yiyecek uzvumuz kalmadı. Zavallı kütükler gibi, tek hareketimiz, bir meyil bulup yuvarlanmaktan ibaret kaldı.Değişen şartları, ilcaatı zamanı görmedik; ya da görmezlikten geldik. Üstad’ın kitabı nasıl okutturduğu, tartıştığımız en büyük hizmet meselesi sırasına geçti. Nurların neyi anlattığı, anlattıklarının istikametinde neleri yapmamız gerektiğini hiç düşünmedik . Nurları anlamak ve anladıklarını yaşamanın, nasıl ders yapmak gerektiğinin yanında çok daha aslî, çok daha hayatî mesele olduğunu farketmedik bile...

Sizi yeminle temin ederim ki, değil Üstad’ımızın muazzez, fedakâr ve sâdık talebelerine karşı adavet etmek, en ufak bir hürmetsizlikten bile Allah’a sığınırım. Fakat bu korkunun aklıma pranga, dilime makas olmasına müsaade etmem. Bin yılın küllerini bir cengâver gibi savuran Bediüzzaman’dan aldığım en büyük ders: Hak ve hakîkate her şartta sahib çıkmak, bedel ödemekten asla ve asla korkmamak, geri çekilmemekdir.
Evet, “mutlak vekillik”, Nur dâvâsının umumî vâsiliği değildir. Risâle-i Nur Külliyatı ve Bediüzzaman’ın hayatı, bütün teferruatları ile kayıd altındadır. Risâle-i Nur ve Bediüzzaman’a dair yazılmış binlerce eser, bu büyük dâvânın şaşmaz ve şaşırtmaz hâfızasıdır. Ekseriyeti hayata vedâ etmiş, geride seksen küsur yaşında kalmış tek mübarek ağabeyimizin hâfızasını yegâne merci telâkki eden bu tuhaf “mutlak vekillik” meselesi, zehab olunduğu şekliyle, hiçbir hakîkati ifâde etmiyor, hakîkat değildir.

Rabb’im, sıhhat ve âfiyet içinde bereketli ömür ihsan etsin. Bu âğabeyimiz de vefat ettiğinde hangi kudsî hâfızanın rehberliğinde bu büyük dâvâyı yüklenecek, ümmet-i sahil-i selâmete nasıl ulaştıracaksınız?

Bir mübarek ağabeyimizin hürmet ve muhabbete şâyân faziletleri ile iktifâ etmeyip üstüne vehmettiğiniz şekilde bir “mutlak vekillik” zırhı geçirdikten sonra, yakınında bulunmak suretiyle kendinize gelecek hazırlamaktan vaz geçiniz.
Size târihî bir hakikat söyleyeyim mi? Nurcular, dünyalık kavgasından çok, teveccüh-ü nas çatışmalarıyla kaybettiler. Teveccüh arayışları, bu zamanın en tehlikeli musibetidir. Cemaatlerle birlikte hizmet etmek isteyenler için bu tehlike, dünyevî her rantın önüne geçiyor. Şirk-i hâfî değil, şirk-i âleni olan bu hastalıktan kurtulmanın tek çâresi var: Allah’ın rızasına râzı olmak! Başkalarının rızâ ve tezâhürü olan alkışı aramamak.
Hulâsa-i kelâm: Yaşasın sıdk, yaşasın hak ve hakikat sevdası!..

Not: Günlerdir, Nurculara “Mutlak Vekil”liğin ne olduğunu edeb çizgisini zorlamadan anlatmaya ve delillerle ikna etmeye çalışıyorum. Daha önce kaleme aldığım ve linkte bulabileceğiniz “Mutlak Vekil”liğe Dair Bir Metin Tahlili...” başlıklı yazım nizaın can damarı hükmündedir. Anlamadınız veya anlamak istemediniz. https://www.facebook.com/notes/h%C3%BCseyin-y%C4%B1lmaz/mutlak-vekilli%C4%9Fe-dair-bir-metin-tahlili/1377651462255990/

Sonra Mehmed Erdoğan Hoca uzun uzadıya mevzuu tahkikle ihata eden bir yazı kaleme aldı. O da hızınızı kesmedi. Arzu eden Mehmed Hoca’nın “Mutlak Vekillik” başlıklı yazısını linkten okuyabilir. https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=1909725492681247&id=100009314450566

Yukarıdaki yazının hakikat ama sert ikliminden çıkmak istiyorsanız, bu iki makale faydalı olacaktır.
Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım