Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Önce Kelam » NURCULUK HAREKETİNDE İKİ FETRET DEVRİ VE GÜLEN HAREKETİ (2)

NURCULUK HAREKETİNDE İKİ FETRET DEVRİ VE GÜLEN HAREKETİ (2) Vurgulanmış

Bir önceki yazıda Üstad Hazretlerinin vefatından sonra Nurculuk Hareketi’nin geçirdiği iki fetret devrini hulâsa etmeye çalışmıştık. Fakire göre, birinci fetret, Kayalar Abinin hedefe konulup, cemaatin ounun sevk ve idare kabiliyetinden mahrûm bırakılması ve dehşetli bir korku zeminin meydana getirilmiş olmasıdır.


İkinci fetret ise, altmışlı yılların ortalarından itibaren, bilhassa Zübeyir Abinin büyük gayretleri ile toparlanmaya başlamış olan hareketin önünü tıkayan iki ölüm ve bir hicret vakasının peşpeşe gelmesiyle başlar: Mustafa Nezihî Polat ve Zübeyir Abinin vefatı, Bekir Berk’in ise dehşetli bir iftiranın mahkûmu olarak hicrete mecbur bırakılması. Bütünü hatırlamak isteyenler, bir önceki yazıya bakabilirler.


 

Bu makalenin hareket noktası, ikinci fetret tabir ettiğim yıllarda uç vermeye başlayan Gülen ve hareketidir.


1938’de dünyaya gelen Gülen’in Risâle-i Nurlarla tanışması, çocuk denebilecek yaşlardadır. Kırkıncı Hoca’nın tavassut ettiği bu tanışma, Muzaffer Aslan abinin bir Erzurum ziyaretiyle rüsûh bulur. Maksadımız Gülen’in hayat hikâyesi değil, makalenin kabiliyeti de bu kadarına müsaade etmediğinden geçmeye mecburuz.


Çocuk yaşlarda başlayan Risâle-i Nur âşinalığının Gülen’in düşünce dünyasını çok sarstığı ortada. Ne var ki bu, dairenin içindekilerin bildiği gibi bir şâkirdlik mâhiyetini bir türlü almaz. Evet, Bediüzzaman’ı çok büyük bilmekte ve Risâle-i Nurları büyük bir feyiz kaynağı olarak görmektedir; ama kendisini onunla bağlamak da istememektedir. Bu noktadan denebilir ki, Gülen, hiçbir zaman bir Nur Talebesinin hissiyat, düşünce ve tavrı içinde olmamıştır. Yeri geldikçe izahına çalışacağım...


Gülen’in bilgi dünyasını iki kaynak besler: Nakli olanları medrese ve kendi husûsî gayretleri... Tefekkürî olanları ise doğrudan Risâle-i Nur... Birinci kısım tefsir, hadis ve siyer ağırlıklıdır ki, medrese tahsili gören herkesin bir nebze vasatı aşan bir gayretle ulaşabileceği bilgilerdir. İkinci kısım ise, üzerine tek satır ilâve edilemeyen Risâle-i Nur ummanından alabildikleri...


Nurcularla en çok iç içe göründüğü 1966-77 arasında bile duruşu da, tarzı da kendisine hastır. Etrafında kendisine bağlı, “kendisinin adamları” denebilecek bir kitle göz önünde yetişir. Nurcularla birlikte olduğu müddet zarfında her geçen gün büyüyen bir kitle.. Bu kitle, daha o zamanlarda bile Risâle-i Nur veya Üstad’ın saff-ı evvel talebelerinin ne dediğinden çok, Gülen’in ne dediğine dikkat kesilir. Nitekim fiilen ayrıldığı gün, bu kitleyi de peşi sıra sürüklemiş, dışarıdan bakanların nazarına büyük bir bölünmenin mimârî olarak çarpmıştır.


Ağabeylere karşı da hep mesafeli durur. İlk bakışta nezaket gibi görünen bu mesafeli duruş, aslında “Ben sizden değilim, sizin gibi düşünmüyorum”un lisân-ı hâl ile ifâdesinden başka birşey değildir.


Gülen, ömrünün her safhasında bir hesab ve kitab adamıdır. Maksadına hizmet edebilecek her vâsıtaya el atar, her zemini yoklar. Bir devirde Üstad’ın kabrini parçalayıp mübarek naaşını meçhûllere gömen cuntacıların önde gelenlerinden ırkçı Türkeş ve partisine yaklaşıp, orada etba çalışması yaparken, bir başka devirde Nurcuların kahir ekseriyetinin rağmına Erbakan Hoca ve partisine göz kırpar. Bir başka devirde de ömrünü din düşmanlığı ile hebâ edip, Mecliste Merve Kavakçı’ya “Ba kadına haddini bildirin!” diyen hançeresini yırtarcasına bağıran Ecevit ve partisini desteklemekte bir beis görmemekle kalmaz, “Ahirette birilerine şefaat edebilecekse ilk kişinin Ecevit olması” temennisinde bulunacak kadar ile gider. Nihâyet bu güne geldiğimizde de AK Parti ile giriştiği kavganın âkabinde rotasını Sarıgül’ün şahsında Süfyanizmin kadim bekçisi CHP’ye çevirdiği bir söylenti olmaktan çıkmış gibi görünüyor.


İkinci fetrete dönecek olursak... Bekir Berk’in 1974’te Türkiye’den ayrılması üzerine Nurcuların gövdesi gibi duran Yeni Asya’nın temsil ettiği grubun sevk ve idaresi, gazetenin temsiliyle birlikte Zübeyir Abi ve Bekir Berk’in yakın mesai arkadaşları olan üç Mehmedlere kalır: Mehmed Birinci, Mehmed Fırıncı ve Mehmed Kutlular... Seleflerine göre maalesef çok zayıf bir kadro... Kim bilir, belki de bu fetreti arzulayanların arzu ettiği de böylesi bir netice idi... Bu üçlü birliktelik 1990 yılına kadar devam eder. Bu müddet zarfında beş-altı yılda bir meydana gelen bölünmelerle Nurcular kendi aralarında kırk parçaya bölünseler de, herkes bulunduğu yerde Risâle-i Nur merkezli hizmetine devam eder.


1974’te Bekir Beyin gidişiyle birlikte Nurcuların sevk ve idaresini üstlenebilecek, içtimaî tarafı kuvvetli, kitleleri harekete geçirebilecek çok isim göze çarpmamaktadır. Hakikat şu ki, o devirde nereden bakarsanız bakınız, geride bu hareketi götürebilecek sıradaki ilk isim Fethullah Gülen’dir. Kendisine has kuvvetli hitabeti, bereketli bir kaynaktan fışkırır gibi mütemadiyen akan göz yaşları, zaman zaman tevazuun sınırlarını zorlayan mahviyetkârlığı ile kitleleri harekete geçirmekte zorlanmadığı o yıllarda da bilinmektedir. Sevk ve idarenin başında olmak gibi bir talebinin olduğu o günler için çokça rivâyet de edilir... Ne var ki, ister kendisinden kaynaklansın, ister yakınındakilerin eseri olsun; onun Hz. İsa olduğu yolunda yayılan erken söylentiler, Nurcular’ın hizmet merkezine geçmesinin önünü keser. Mehmed Kutlular’ın hakarete varacak kadar ağır bir şekilde hışmına uğrayınca bilmecburiye geri çekilir...


Tahiri Mutlu abinin kol kanat germesi ile 1977’e kadar bünyenin içinde kalsa da, onun vefatından sonra, kendi başına bir hareketle yoluna devam etmek istediğini temas halinde olduğu abilere söyleyip mevcut Nurcu grubların tamamından ayrılır.


Bahsi yine bitiremedik... Kısmetse bir sonraki makalede devam ederiz...

Son değişiklik Cuma, 03 Ocak 2014 18:27
Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım