Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Önce Kelam » “İslâmî Terör” mü, kendi alçaklığını îlân mı?

“İslâmî Terör” mü, kendi alçaklığını îlân mı? Vurgulanmış

Şayet zulüm ve haksızlıklar, terörü meşrulaştırsa idi, târihin en büyük terör hareketlerinden birini Bediüzzaman’ın başlatması iktizâ ederdi. Zirâ, bugün milyonların gönlünde taht kurmuş bu büyük insanın hayatı, devrin muktedirlerinin dehşetli zulüm ve haksızlıkları altında inlemekle geçmiştir. Otuz küsür yıllık bir sürgün ve zindan hayatını büsbütün çekilmez kılan, gurur kırıcı tahkirlerle birlikte, bin türlü şeni’ tecavüze de göğüs germek zorunda kalmıştır...


Bu, o kadar çileli, o kadar dayanılmaz bir hayattır ki, bu sabır kahramanını bile elem uçurumlarına savurmuştur. Yakın dostu merhum Eşref Edip’e verdiği mülâkatta zehrin usâresi kadar acı bir hulâsa ile hayatını târihin merhamet sinesini kanatacak şu cümlelerle tasvir eder:


"Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin îmânını kurtarmak yolunda dünyamı da fedâ ettim, âhiretimi de. Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki nâmına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydanlarında, esâret zindanlarında, yâhut memleket hapishânelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefâ, görmediğim ezâ kalmadı. Dîvân-ı harblerde bir câni gibi muâmele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyâde, ölümü tercih ettim. Eğer dînim intihardan beni menetmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” Tarihçe-i Hayat; s: 543


Öyle bir zulüm ve haksızlık tasavvur ediniz ki, yaşamaktansa bin kere ölmeyi tercih ettirsin... Böyle bir zulme maruz kalan, gücü varsa behemehâl zâlimin cânını yakmak için mutlaka harekete geçer, her türlü kuvvet ve vasıtayı, her türlü isyân ve şiddeti meşru hakkı telâkki eder...


Ama, hayır... Bediüzzaman, bırakın kuvet kullanarak bir karşı harekette bulunmayı, beddua bile etmez... Risâle-i Nurla îmânlarını kurtarmaları mukabilinde, bütün haklarını da helâl eder. Nitekim talebelerine verdiği son derslerinden birinde de “Müsbet hareketi” şu mukni çerçevede telkin eder:


Aziz kardeşlerim,


"Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.


“Meselâ, kendimi misâl alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hâdiselerle sabit olmuş. Meselâ, Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfîde idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rızâ ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabır ve rızâ ile karşıladım.


“Evet, meselâ seksen bir hatâsını mahkemede ispat ettiğim bir müdde-i umumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.


Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir. (vela teziru vaziretun vizra uhra) düsturu ile-ki ‘Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mesul olamaz’ işte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir.” Emirdağ Lâhikası; s: 455


Kılı kırka yaran bu müşfik insan, dünya hukuk ve adâlet tarihinin alnına altın harflerle yazılmaya şâyân şu tesbitle menfi hareket, terör ve anarşinin karşısına Himalayaler cesametinde bir seddi inşâ eder:


Nasılki sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz masûm ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın, ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semavata işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ bir tek masum, dokuz câni olsa; yine o gemi hiç bir kanun-u adaletle batırılmaz.” Mektubat; s: 263


Adaletin, insan hak ve hukûkunun şâhikası bu muhteşem seddin menşei ise şu İlâhî hükümdür:


“… Kim bir câna kıymamış yahut yeryüzünde fesâd çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de bir kimsenin hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibidir.” Maide Suresi


Tek bir insanın hayatını bütün insanlığın hayatına bile fedâ etmeyen bir din ve müntesiblerine terörü yamamaya çalışmak şeni’ bir alçaklık ve dehşetli bir zulümdür.


Asrın iz’an ve şuuru gibi, vicdan ve merhameti de olan Bediüzzaman ve şâkirdlerine hayatı dar edenler; hıyanet veya gafletleri ile Said-i Nursî’nin önünü kesmek yerine, sesine yankı olsalardı hiç şüphesiz bugün sâdece İslâm âleminin değil, dünyânın çehresi de daha dost, daha temiz ve daha yaşanır olurdu.


Batı, kahredici zulüm ve haksızlığının eseri olan, İslâm ülkelerindeki terörün arkasındaki zâlim suratını saklayabilmek telâşı ile “İslâmî terör” gibi korkunç bir iftira ve alçaklığı seslendirmekte bir beis görmüyor. Bu, en az zulmü kadar büyük bir haksızlık ve hayasızca bir iftiradır. İslâmiyet, bu kabil cinâyetlerden uzak ve münezzehtir. Yukarıda zikrettiklerimiz hükmün hulâsa ama sarsılmaz çerçevesidir.

Mazlum İslâm ülkelerindeki terör hâdiselerini İslâm’ın eseri saymak doğru ise, Batı’nın bütün zulüm ve pisliklerini Hristiyanlığın eseri saymamız hak ve hakikat olur. Irak’ta daha dün üç milyon insanı katledip, bir milyona yakın kadının nâmûsunu pâyimâl etmek Hristiyanlığın şenaat eseri midir? Afganistan’da çeyrek asırdır işlenen cinâyet ve zulümleri Hz. İsa’nın emri mi telâkki etmemiz gerekiyor?..


Kendini bilmez bir sefil mahlukun Efendimiz’e hakaret eden filmine İslâm ülkelerinde gösterilen şiddet ve terör tepkilerini İslâm’dan bilmek ve öyle göstermek kelimenin hafifiyle samimiyetesizliktir... İki asırdan beri inim inim inletilen ve dinlerine yabancılaşmaları için her türlü telkine açık tutulan, Müslümanlıkları kimlikten ibaret serazâd bir takım grubların hataları ile İslâmiyeti lekelemek; Batı’ının eski oyunlarındandır, yeni değil...


Ama artık kimseyi kandıramazlar... İslâmiyet adına bütün gücümüzle red ve tel’in ettiğimiz bu cinâyetler İslâmiyet’in değil, Batı’nın zulüm ve cebbarlıklarının neticesidir... Meselâ İsrail’in sırtını sıvazlayıp her türlü zulmüne alkış tutup, bu zulmün doğurduğu ve en az bu zulüm kadar gayr-i insanî ve gayr-i İslâmî teröre “İslamî Terör” dersen, kendi alçaklığını ilân etmiş olursun!.. Zirâ İslâmiyet hür türlü terör, zulüm, cinâyet ve haksızlıktan münezzehtir... Ne olduğumuzu senden öğrenecek değiliz, alçakça iftira ve telkinlerine de karnımız toktur...


Ya zulümden vaz geçip, Müslümanlarla sırt sırta verip dünyanın daha yaşanılır olmasına hizmet edeceksin, ya da kendi zulmünde boğulup Cehennem’e gideceksin... Tercihte ihtiyâr serbestiyeti var: Buyurun!..


Bugün

Son değişiklik Çarşamba, 19 Eylül 2012 08:52
Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım