Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Önce Kelam

Ebedî hakikatler hazinesinin bekçisi, Resûl-i Ekrem (A.S.V.)... Bekçiliğini yaptığı hazine: İslâmiyet!.. Nüzûlü yirmi üç yılda tamamlanan Kur’an-ı Kerim’in bütün hükümlerini hayata geçiren de, yaşayarak ve yaşatarak hayata tatbik eden de; Kur’an-ı Kerim’in birinci talebesi de, en büyük muallimi de O. Sünnet-i Seniyye ise, insanlığa îmân nuru ve hayat suyu taşıyan Kur’an ırmağının muhkem mecrası.


Kur’an’ın parlak hakikatlerini O’ndan ders alan Arab kavminin çekirdeğini teşkil ettiği İslâm Ümmet’inin daha birinci asrında devrinin en büyük devletleri ile omuz omuza gelmesi, şaşmaz muallimliğinin zâferidir. Kelime-i şehadetin birinci rüknü Allah, ikincisi Hz. Muhammed (A.S.V.). İkinci rüknü kabul etmeyenin birinci şehadeti de makbul ve sebeb-i necâd değildir. İslâmiyet’e bu iki rüknün ikrarıyla girilir.


Belki de farkında olmadan, başta Sayın Cumhurbaşkanı ve ekibini, ibadet etmekten beyni sulanmışlar gürûhuna dahil edip, dindarlaşmanın aklı bozduğunu söyleyen Cündioğlu’nu tokatlamaya mecbur kaldığımda yaptığı ilk iş, Twitter’de engellemek olmuş. Takipçilerim mesajlarının linkini bana gönderdiklerinde muttali olduğum bu vaziyete sadece gülümsedim. Zirâ, zaten takib etmiyordum, ne buyurduğunu da hiçbir zaman merak etmemiştim. Çok zeki ya, merak etsem hesabına kırk türlü ulaşabileceğimi ise idrâk edemiyor, büyük düşünür!

Erdoğan, hisarın kapısını aralayınca, uzunca bir mevsimi içeride geçirenler, yayından boşalmış ok gibi dışarı fırlamaya başladı. “Güncelleme” talebini “reform”a kadar götürme arzusu taşıyan bu ileri fırlayışın başında muhafazakârların bir bakıma önde gelen iki ismi yer aldı: Mücahit Bilici ile Dücane Cündioğlu...


Müşterek tarafları; sosyolog veya düşünür olarak teveccüh görmeleri. Beşeriyet muktezası olarak teveccühe karşı gösterdikleri zayıflık, ikisinin de sonunu hazırlayacak gibi. Hakikatte daha fazla derinleşme cehdi gösteremediklerinden, hezeyan kaçınılmaz oluyor. Dikkat çekme, gündemde kalma açlığını gidermenin en kestirme yolu, kitlenin ya canını yakmak, ya hissiyatını okşamak.


58 yıl önce köhne bir otel odasında vefat etmiş. Geride bıraktığı dünyalık, bir sepet eski eşya! Dilenciye verecek olsan, haysiyetine dokunur; hakaret addeder!..


Bir de altı bin sahifelik bir eser külliyatı bırakmış geride: Risâle-i Nur!.. Sürgünlerde, Cumhuriyet zindanlarında binbir sıkıntı ve yokluk içinde kaleme alınmış eserler.


Kemalist ve ulusalcıların temsilciliğini yaptığı devlete göre, Kürt ve Kürtçü bir hain o! Dini istismar eden bir softa! Tehlikeli mi, tehlikeli bir düşman aynı zamanda!


Suçları sıralamakla bitmez ama affa hiçbir suretle kabiliyeti olmayan suçu, Kamal Atatürk’ün icraat ve düşüncelerinin muhalefetinde sergilediği büyük ve tereddüdsüz gayret. Baş belâsı Külliyatı, bu amansız muhalefetin neticesidir. Başka bir ifâde ile, Bediüzzaman ve Külliyatına hayat veren Kamal Atatürk’tür.


Onun devlet eliyle ve devlet imkânlarını kullanarak başladığı lâdinî hareketin önüne fırlayan tek cengaverdir Said Nursi! Devlet eliyle neşrine teşebbüs edilen küfr-ü mutlakın belini bugün dünyanın bir çok diline tercüme edilen ve müntesibleri dünya çapında yüz milyonları yakalayan Risâle-i Nur’la kırar. Risâle-i Nur, Kur’an’dan süzülen îmân hakikatleri...


Devletin otuz beş yıllık amansız takibi mazlumun vefatıyla da bitmez. Şerefsizliğin, alçaklığın emsâli olmayan bir örneğine imza atan devlet, bu mübarek insanın naaşını bir gece vakti mezarını kırarak gasbedip bir meçhule tevdi eder, elli sekiz yıllık bir mechûliyet!..


Naaşının başına gelecekleri gayb âşina bir göz ile görmüş veya keskin bir nazar ile tahmin etmiş olacak ki, talebelerine bir kaç has talebesinden başka mezarının yerinin bilinmemesi gerektiğini söyler. İkna için de Hz. Ali’nin meçhul kabrine atıfta bulunur, aralarındaki nisbete dikkat çeker. Bir de kabir ziyariti adabının bozulmuşluğunu hatırlatır.


Nurcuların kahir ekseriyeti “vâsiyet” dedikleri bu kayıdlarla müteselli. Muhtemelen Üstad’ın bu kayıdlardan muradı, naaşının uğrayacağı alçakça felâketin karşısında talebelerini teselli etmekdir. Bu yüz kızartıcı hırsızlığı Üstad’ın vasiyetinin neticesi telâkki eden Nurcular, bu mechûliyeti bir nevî keramet tescili görüp şükrediyorlar.


Oysa orta yerde dehşetli bir zulüm, bir ahlâksızlık ve haksızlık var! Devlet bu mechûliyetin üstündeki perdeyi kaldırmadığı müddetçe, Bediüzzaman ismi, devlet çevrelerinde hain ve düşman olarak kalmaya devam edecektir.


Bu sebeble diyorum ki, devlet, ya cürmüne sahib çıkmalı ya da tarziye vermelidir. Bediüzzaman’ın naaşının nerede olduğunu, arşivlerle ifşa etmekle kalmamalı, mezarı ve türbesini de inşa etmelidir. Bu, Bediüzzaman için devletin bir nevi özrü ve iade-i itibarı olur.


AK Parti, on beş yıllık iktidarında Nurcuların kahir ekseriyetinden hep destek gördü ve görüyor. Bu zulmü bitirmek onlara yakışır, çoktan bitirmiş olmaları gerekirdi. Dönüp, bunu Nurcular istemiyor, demesinler. Hakikat değil bu, birbirimizi kandırmayalım.


Devlet üstüne düşeni yapıp naaşı teslim etsin, Nurcular Üstad’larının mübarek naaşlarını bir başka mechûle defnedeceklerse, bu da onların meselesi olsun.

Sayfa 2 / 44

Tuyan Tasarım