Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Haberler » Sadeleştirme değil, tahrib!

Sadeleştirme değil, tahrib! Vurgulanmış

Risâle-i Nurlar’ın dilini muhâfazanın ehemmiyetine dâir kaç yazı yazdığımı, kaç yerde bağrına alevden bir mızrak saplanmış gibi, haykırış ve yalvarışlarla Nurlar’ın diline dokunmanın Nurlara dokunmak olduğunu anlatmaya çalıştığımı, hatırlamıyorum. Bu hayatî bahse, tekrardan ictinâb düşüncesi ile –hiç değilse şimdilik- dönmek istemiyorum. Bu uzunca tedkîkâtın maksadı,  sadeleştirilerek neşredildiği müjdelenen Lem’alar’ın  sebebiyet verdiği elîm neticeyi âmme efkârına ve târihin alnına sökülmesi imkânsız bir şekilde çakmaktır.


Mühim ve büyük bir eser vermeye azmedenlerin bütün dikkat ve gayretlerini eserin mukaddemâtında teşhir ve sarfettikleri, bedihidir. İlerleyen safhalarda dikkat dağılır, şevk kaybolur, sabır zayıflar, bıkkınlık baş gösterir. Kısacası her san’atkâr eserine şevk, gayret ve dikkatle başlar; ama bunu çoğu zaman sonuna kadar korumaya muvaffak olamaz. Onun için eserin başlarındaki bedîîlik ileri safhalarda sönükleşir ve kaybolmaya yüz tutar.

 

Bu hakikatten hareketle, sadeleştirilmiş Lem’alar’ın en mükemmel kısmı olması tabiî olan “Birinci Lem’a”sından başladık. Ama ondan da önce eserin ismine baktık. Sadeleştirilen eser “Lem’alar” diye neşredilmiş...


Bu işi yapanlardan beklediğimiz asgarî dürüstlük ve samimiyet, sadeleştirilmeye dâir kitabın ön kapağına bir ibâre koymaları olurdu.  “Risâle-i Nur Külliyatı’ndan –sadeleştirilmiş- Lem’alar” gibi küçücük bir dürüstlük alâmeti kâfi gelirdi. Ama daha da doğrusu, “anlamıyorlar” dedikleri gençler için soyundukları bu akîm ve abes teşebbüse kitabın ismini de dâhil etmeleri olurdu. Anlamıyor, dedikleri gençliğin “Risâle”, “külliyat” ve “lem’a” mefhumlarını anladıkları  kabulü ile başlarsanız dâvâyı baştan kaybedersiniz. Ama zararı yok, belki basit bir dalgınlık eseridir deyip devam edelim.


Birinci Lem’a’nın besmele ile başlayan mukaddemesinin besmelesini kâfi görmeyip büyük bir eksiklik veya Bediüzzaman’ın gafleti olarak telâkki etmiş olmalılar ki, aslında olmayan bir besmele ilâvesi ile metne giriş yapmışlar. Yersiz ve haksız tartışmaların önünü kesmek için asıl metin ile tercüme metni cümle cümle iktibas ve tahlil ile devam edeceğiz. İşte Birinci Cümle:

 

Asıl: Hazret-i Yunus İbn-i Metta Alâ Nebiyyina ve Aleyhissalâtü Vesselâm'ın münacatı, en azîm bir münacattır ve en mühim bir vesile-i icabe-i duadır.”

Sadeleştirilmiş: “Hazreti Yunus İbni Metta’nın (alâ Nebiyyinâ ve aleyhiselâtü vesselam) münücatı, çok büyük bir yakarış ve duaların kabulüne çok mühim bir vesiledir.”

Sadeleştirme sevdalısı kardeşlerimizin göz yaşartıcı iddiası, genç nesillerin Üstad’ın dilini anlamamalarının sebebiyet verdiği büyük kaybı telâfi etmektir. Dolayısı ile beklediğimiz ilk şey, şefkat ve merhamet kahramanı kardeşlerimizin aslî iddiaları istikametinde davranıp gençlerin anlamayacağı bütün kelimeleri bu günkü sefil ve murdar dile çevirmeleridir. Ama öyle yapmamışlar. Hadi genç nesillerin “Hazret” kelimesini bir şekilde anlayabileceklerine hükmedelim, ama “İbn-i Mettâ” da olduğu yerde duruyor. Yâni inkılâbların hışmına uğramış, dilleri kuş diline çevrilmiş bu gençlerin, “İbni Mettâ”nın ne olduğunu bildiklerine inanmamız mı gerekiyor? Sadeleştirme iddiasının samimiyeti en azından “ibn”in oğul, “Mettâ”ın da Hazreti Yunus’un annesinin ismi olduğu tasrihâtını gerektirirdi. Onu da geçtik, hiç değilse “Mettâ’ın oğlu” diye sadeleştirmeleri gerekmez miydi?..

Cümledeki birinci “münacat”a dokunmayıp ikincisini “yakarış” diye sadeleştirmenin mantığını anlaşılan sormadan anlayamayacağız. Kardeşlerimizin bildiği mühim bir sır vardır deyip geçelim ama “en azîm”i, “çok büyük” diye sadeleştirmelerine ne diyeceğiz? Mâdem “ibn” gibi çok daha meçhulleri olması gereken bir kelimeyi bildiklerine hükmetiniz, bırakınız “azîm”i de bilsin veya öğrensinler. Yok, şefkat ve merhametiniz bu gençlerin ilim tahsilinde gayret sarfetmelerine râzı değilse “en azîm”in “çok büyük” değil, “en büyük” olduğunu bari söyleseydiniz. Yanlış öğretmekteki maksadınızı doğrusu anlayamadık.

Sonra “vesile-i icabe-i dua”  “duaların kabulüne çok mühim bir vesiledemek midir? “İcab” ile “kabul” arasındaki büyük farkı katleden bu fütursuzluğu hoş görebilir miyiz?..

Asıl: “Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'ın kıssa-i meşhuresinin hülâsası: Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş.”

Sadeleştirilmiş: Onun meşhur kıssasının özeti: Hazreti Yunus (aleyhisselam) denize atılmış ve büyük bir balık onu yutmuş.”

Cümlenin yapısı ile oynayıp “Hazreti Yunus”u kaldırıp “Onun” diye ifâde etmekte nasıl bir maslahat olabilir? Bunun sadeleştirme ile ne alâkası var?

Kıssa” kelimesini, “anlamazlar” dediğiniz gençler biliyorlarsa yapmak istediğiniz nedir. Bilmiyorlarsa niçin iğrenç bir “olay” veya hiç değilse “hikâye” ile sadeleştirmediniz?

Asıl: “Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümid kesik bir vaziyette (…..) münacatı, ona sür'aten vasıta-i necat olmuştur.”

Sadeleştirilmiş: “Deniz fırtınalı, gece dehşet verici ve karanlık, her şeyden ümit kesilmiş bir haldeyken (……) yakarışı, ona süratle kurtuluş vasıtası olmuştur.

Çok daha eski ve çok daha az kullanılan kelimelere dokunmayıp “vaziyet”i “hal” ile değiştirmek sadeleştirmek midir? “Lem’a, ibn, kıssa” gibi mefhumları bildikleri farzedilen gençeler “vaziyet”i bilmiyor olabilirler mi? Sonra “dağdağalı” “dehşet verici” demek midir? Zahmet edip bir lügata da mı bakamadınız?  Lügatlerin aşağı yukarı mefhuma verdikleri karşılık şöyle: “Gürültü patırtı, karışıklık, kararsızlık, ızdırab..” Peki fütursuzca verdiğiniz karşılık nerede? Kıssanın tasvirinden hareketle “dağdağa”ya “dehşet verici” demek gençlere yardım etmek midir?

Asıl: “Şu münacatın sırr-ı azîmi şudur ki:”

Sadeleştirilmişi: “Bu yakarışın büyük sırrı şudur:”

Hadi, “münacat”ı ecnebî telâkki ediyorsunuz; “dua” da mı yabancıdır, “yalvarma” da mı anlaşılmazdır ki onlardan geçip “yakarış” gibi tuhaf bir kelimeyi sade diye ortaya koyuyorsunuz? Sonra Üstad’ın cümle yapısı ile oynayarak rüçhaniyet mi kazanıyorsunuz? Bu tatsız tuzsuz cümlelerle Bediüzzaman’ın üstünde bir mevki ihraz ettiğinizi mi sanıyorsunuz?

Asıl: “O vaziyette esbâb bilkülliye sukut etti.”

Sadeleştirilmiş: “O vaziyette sebebler tamamen âciz kalmıştı.”

Az önce “vaziyet”i “hal” diye sadeleştirip gençlerinize büyük bir lütufda bulunmuşken niçin dönüp “vaziyet”te karar kıldınız ? Diyelim ki, gençleriniz çok zekiler ve tek seferde “vaziyet”in “hal” demek olduğunu bir daha unutmamak üzere öğrenip hıfzettiler. El insaf be kardeşim, o zaman bu zeki gençlerin ihtiyacı bu hiçbir metoda dayanmayan “sadeleştirme” değil iyisinden bir lügat tavsiye etmektir. Yoksa maksadınız başka da biz mi anlamıyoruz?

Sukut etti”yi “âciz kalmıştı” diye sadeleştirirken hiç mi tereddüd etmediniz? “Sukut etme”nin “âciz kalmak” demek olduğundan emin misiniz? Bir lügat karıştırmak da mı aklınıza gelmedi?

Sonra Üstad hangi zamanı kullanacağını size sormadığı için intikam mı alıyorsunuz ki, şimdiki hal ile ifâde ettiğini “etti”, geçmiş zaman “kalmıştı” ile değiştiriyorsunuz?. Bu selâhiyeti nereden ve kimden alıyorsunuz? Şu bir kaç satırlık metninizde bile bu işin asla va asla ehli olmadığınız güneş gibi ortada iken bu teşebbüs cür’etini nereden alıyorsunuz? Sadece “câhil cesur olur” hakîkatini hatırlamakla teselli bulabilir miyiz, yoksa başka şeyler mi hükümfermâ?

Asıl: “Çünki o halde ona necat verecek öyle bir zât lâzım ki; hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semaya geçebilsin. Çünki onun aleyhinde "gece, deniz ve hut" ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine müsahhar eden bir zât onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para faideleri olmazdı.”

Sadeleştirilmiş: “Onu bu halden kurtaracak öyle bir Zât olmalıydı ki, hükmü hem balığa hem denize, hem geceye, hem de gökyüzne geçsin. Çünkü “gece, deniz ve balık” Hazreti Yunus’un aleyhinde birleşmişti. Ancak bu üçüne birden sözü geçen bir Zât onu kurtuluş sahiline çıkarabilirdi. Bütün insanlar onun hizmetkârı ve yardımcısı olsalar bile beş paralık faydaları dokunmazdı.”

Üstâd’ın muhteşem, mutantan ve tefekküre kanatlandıran üslûbunu bozmakta nasıl bir maslahat gördünüz ki, sadeleştirme ihtiyacı duymadığınız yerde bile metnin derisini yüzüyor, kaşını gözünü parçalayıp tanınmaz hale getiriyorsunuz? Hiç mi aklınıza gelmiyor ki, bu fütürsuzca yaptığınız tahribkârlık Üstad’a Denizli veya Eskişehir hapisphanesinin işkenceli hayatından daha büyük acılar vermektedir? Yoksa ölmeyi câmidleşmek mi sanıyorsunuz?..

Peki “emre musahhar”, “sözü geçmek” kadar cılız, sönük ve zayıf mıdır? Emre musahhar olan bütünüyle sizin irâdenize bağlıdır, ne emrederseniz onu yapar, nasıl isterseniz öyle hareket eder. “Sözü geçmek” bu kat’iyyeti taşıyor mu? Benim de sözüm oğluma geçiyor, ama emrime musahhar değildir. Sizin de eşlerinize muhtemelen sözünüz geçiyordur, ama emrinize musahhar olduklarını söyleyebilir misiniz?..

Asıl: “Demek esbâbın tesiri yok.”

Sadeleştirilmiş: “Demek ki sebeblerin hakiki tesiri yoktur.”

Bu kısacık cümledeki derin ifâde kaybını nasıl izah edeceğiz? Üstad, “Demek esbâbın tesiri yok.” derken Hazreti Yunus’un içinde bulunduğu şartlarda sebeblerin “sukut” ettigini ifâde ediyor. Yoksa sebeblerin tesirini büsbütün inkâr kastı bu cümleden çıkmaz. Çünkü, Cenab-ı Hak her şeyi bir sebeb tahtında vücud sahasına çıkarıp sevk ve idare ediyor. Şüphesiz sebeblerin bir tesiri vardır.

Halbuki siz, “Demek ki sebeblerin hakiki tesiri yoktur.” deyip “hakikî” ilâvesi ile hükmü bütün şart ve zamanlar için umumîleştirip Hazreti Yunus’un vaziyeti gibi hallere münhasır olmaktan çıkarıyorsunuz. Halbuki Hazreti Yunus’a o müessir duayı yaptırıp mutlak tevekküle sevkeden esbâbın sukut etmiş olmasıdır. Yoksa elinde içine düştüğü balığın karnını yarıp çıkmasına sebeb olacak bir bıçak olsa idi, o sebebe sarılıp dua yerine mücâdeleye devam edecekti. Demek ki, sebebler tesirsiz değil. Maksadınız sebeblerin mahiyeti ile ilgili bir hakîkat ve tasavvuf dersi vermekse onun da ne makamı burasıdır, ne de Üstad’ın kastına hizmet eder.

Asıl: “Müsebbib-ül Esbâb'dan başka bir melce' olamadığını aynelyakîn gördüğünden, sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için şu münacat birdenbire geceyi, denizi ve hutu müsahhar etmiştir.”

Sadeleştirilmiş: “Hazreti Yunus, bütün sebeblerin gerçek sahibi ve yaratıcısı olan Cena-ı Hak’tan başka bir sığınak bulunmadığını bizzat yaşayarak görmüş, tevhid nuru içinde ehadiyet sırrı açığa çıkmış ve bu yakarış birden bire geceyi, denizi ve balığı ona boyun eğdirmiş.”

İltica, mülteci” kelimeleri günlük hayatta yaşarken âile efradından “melce”i ademe mahkûm etmek, irfân fukaralığını teşvik etmek değilse, nedir?. . Temel hareket noktasını teşkil eden “anlamıyorlar” iddiasını doğru kabul edeceksek “tevhid” ile “ehadiyet”i de sadeleştirmeniz gerekmiyor mu? Yoksa genç nesiller, tuhaf bir şekilde daha zor ve daha eski mefhumları biliyorlar da, daha basitlerini mi bir türlü öğrenemiyorlar?..

Sonra “aynelyakîn”in lügatlerdeki müşterek mânâsı “gözle görmek”tir. Evet, gözle görmek de yaşamanın bir cüz’üdür ama daha doğrudan mânâdan sarfı nazar ile umumiye kaçış tedkik ve dikkatin önünü kesmekten başka neye hizmet eder?

Ve bir kaç satır öncesinde “emre musahhariyet”e “söz geçirmek” gibi cılız bir mânâ vermişken, tahşidât ve tahsisatsız “musaharriyet”ı niçin “boyun eğdirmek” olarak ifâde ediyorsunuz? Mufhumlardaki muayyeniyeti göz ardı ederek yapılan sadeleştirmeden doğru dersler çıkarmak kabil mi?

Asıl: “O nur-u tevhid ile hutun karnını bir taht-el bahr gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağ-vari emvac dehşeti içinde; denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahra, bir meydan-ı cevelan ve tenezzühgâhı olarak o nur ile sema yüzünü bulutlardan süpürüp, Kamer'i bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu.”

Sadeleştirilmiş: “O tevhid nuru ile Cenab-ı Hak balığın karnını bir denizaltı hükmüne geçirmiş, dağ gibi yükselen dalgaların dehşeti içinde denizi emniyetli bir ova ve üzerinde gezilen bir meydan kılmış. O nur ile gökyüzünden bulutları süpürüp ayı bir lamba gibi Hazreti Yunus’un başının üstüne yerleştirmiş.”

Zelzeleli” kelimesini niye yediniz? “Zelzeleli dağ-vari emvac”, “dağ gibi yükselen dalga” gibi ruhsuz, kuru ve sıradan mıdır? İki ifâdenin zihinde uyandırdığı tasavuratın şiddet ve cesameti aynı mı? Muhayyilenin bu iki ifâdeden hissesinin müsavi olduğuna emin misiniz? Tahayyül etmek çok mu zor geldi?

Meydan-ı cevelan ve tenezzühgâh”ın; gezinti meydanı; dinlenme, gam ve keder giderme diyârı olarak hayâle uçsuz bucaksız yemyeşil yayla ve ovaları getiren; kulağa bin türlü kuş cıvıltıları ve su şırıltılarını işittiren zengin ve hayatdâr mânâsını “üzerinde gezilen bir meydan” diyerek kurutup öldürmekten hiç mi korkmadınız?

Cümlenin detayları da içinden çıkılmaz vaziyette ama daha fazlası ile okuyucuyu ızdıraba sevketmeyelim.

Asıl: “Her taraftan onu tehdid ve tazyik eden o mahlukat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn altında o lütf-u Rabbanîyi müşahede etti.”

Sadeleştirilmiş: “Her taraftan kendisini tehdit ve rahatsız eden varlıkların dost yüzlerini ona göstermiş. Ve Hazreti Yunus selâmetle sahile çıkıp yaktin ağacı altında o Rabbanî lütufları görmüş.”

Zaman ile oynanmış olması başından beri neye hizmet ettiği anlaşılmayan bir fütursuzluk, aynıyla devam ediyor.  “Her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler.” i, “varlıkların dost yüzlerini ona göstermiş” olarak katletmek kasdî bir cinâyet değilse, şuursuzca bir cinnettir. Üstad’ın ifâdesindeki “her cihet” varlıkların her cihetle dost olduklarını idrak etmeyi anlatır. Yerine ikâme edilen ise o an sadece dost yüzlerinin göründüğünü ifâde ile zihinde düşman yüzlerinin varlığını da bâki tutar.

Mevzuun başlarında “sahil-i selâmet”i “kurtuluş sahili” olarak müjdelemiştiniz!. Şimdi ise sadece terkibin yapısını bozarak “sahil ve selâmet”i aynıyla kullanıyorsunuz. Mâdem tek seferde gençleriniz öğrenecek kadar zeki idiler ne olurdu bir sefer lügata baksalardı?..

Asıl: “İşte Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müdhiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbâldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur.”

Sadeleştirilmiş: “İşte biz, Hazreti Yunus’un (aleyhisselam) birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir haldeyiz. Gecemiz İstikbaldir. İstikbalimiz, gaflet nazarıyla bakıldığında onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu başıboş dönen, şaşkın yerküremizdir. Her dalgasında binlerce cenaze bulunan bu deniz, onun denizinden bin derece daha korkunçtur.”

Daha önce de “vaziyet”i “hal” diye değiştirmiştiniz… Lütfedip bu cümlede birinci “vaziyet”e hayat hakkı tanıyarak sadece ikincisini katletmişsiniz. “İstikbâl”e dokunmadığınıza bakılırsa “vaziyet”e yabancı gençlerinizin bu mefhumla kanka olduğunu düşünmüşsünüz!.. Halbuki insafla bakan herkes teslim eder ki, “vaziyet” “istikbâl”e kıyasla günlük hayatımızda çok daha fazla yaşamaktadır; “vaziyet”i bilmeyenlerin “istikbâl”i bilmelerine imkân var mı?

Gençleriniz, eminim ki “gaflet”i de bilmezler ama “gaflet”i değiştirmekten gaflet etmişsiniz. Himmet, şefkat ve merhametinize yakışmamış. Gençler “gaflet”in ne olduğunu şimdi nasıl öğrenecekler, yazık değil mi?

Üstelik sadece “gaflet” değil, “nazar”a da kıyamamışsınız… Babanızın çocuğu değilse, gençlere yardım maksadı ile onu da katletmenizde fayda vardı. Çünkü gençlerinizin “nazar”ı bilmelerine de imkân yok… Ha, her birisinin boynuna birer “nazar boncuğu” taktıysanız, bilebilirler tabiî..

Asıl: “Bizim heva-yı nefsimiz, hutumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun hutundan bin derece daha muzırdır. Çünki onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hutumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.”

Sadeleştirilmiş: “Bizi yutan balık ise nefsimizin arzularıdır, ebedî hayatımızı mahvetmeye çalışıyor. Bu balık, Hazreti Yunus’unkinden bin kat daha zararlıdır. Çünkü onun balığı en fazla yüz senelik bir hayata son verir. Bizimki ise yüz milyonlarca senelik, sonsuz bir hayatı mahvetmeye çalışıyor.”

Heva-yi nefs”, “nefsin arzuları” demek mi? Nefsin bütün arzularını günâh ve kötü telâkki eden bu sadeleştirme doğru mu? Kuvve-i Şehevviyenin vasat mertebesini görmezlikten gelip toptan kötüleyen bu anlayış kabul edilebilir mi? En sade şekli ile “hevâ-yı nefs”; nefsin günâh  ve kötü arzuları, demektir.

Hayatı mahveder” ile “hayata son verir” aynı derecede ifâdeler midir? Birincisindeki tehlikeye dikkat çekme gayretinin ikincisinde kaybolduğunu görmemek için budala olmak gerekmez mi?..

Asıl: “Mâdem hakikî vaziyetimiz budur; biz de Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'a iktidaen, umum esbâbdan yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Müsebbib-ül Esbâb olan Rabbimize iltica edip (…..)  demeliyiz ve aynelyakîn anlamalıyız ki; gaflet ve ddalâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbâl, dünya ve heva-yı nefsin zararlarını def'edecek yalnız o zât olabilir ki; istikbâl taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir.”

Sadeleştirilmiş: Mâdem gerçek vaziyetimiz budur. Biz de Hazreti Yunus’a (aleyhisselam) uyarak bütün sebeblerden yüz çevirip doğrudan doğruya sebeblerin asıl sahibi olan Rabbimize sığınmalı, (…..) demeli ve aynelyakin anlamalıyız ki, gaflet ve ddalâletimiz sebebiyle aleyhimizde birleşen istikbâl, dünya ve nefsin arzularının vereceği zarardan bizi yalnız; istikbâl emri altında, dünya hükmü altında, nefsimiz idaresi altında olan bir Zât koruyabilir.”

Bir kere metnin altını üstüne getirmenin sadeleştirme ile uzaktan yakından bir alâkası yok! Bu, doğrudan doğruya Bediüzzaman’ın mülküne destursuz girip yağmalamak ve halt etmektir. Sadeleştirme iddiasına gelince:

Nihâyet gençlerin “aynelyakin”i öğrenmiş olacaklarına hükmedilmiş ki dokunulmamış. Meğerse “gaflet” ve “dalâlet”i ise zâten biliyorlarmış. Haksız da sayılmazlar, bu iki kelime M. Kemâl’in Gençliğe Hitabesi’nde de geçtikleri için gençler çok yabancı olmayabilirler!.. Hüsn-ü zanla bakmalıyız, değil mi ya?..

Asıl: “Acaba Hâlık-ı Semavat ve Arz'dan başka hangi sebeb var ki, en ince ve en gizli hatırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbâli, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüzbin boğucu emvacından kurtaracak, hâşâ, Zât-ı Vâcib-ül Vücud'dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette onun izni ve irâdesi olmadan imdad edemez ve halaskâr olamaz.”

Sadeleştirilmiş: “Acaba göklerin ve yerin Halık’ından başka kim kalbimizdeki en ince ve gizli hisleri bilir, ahireti yaratarak bizim için geleceği kim aydınlatabilir ve bizi dünyanın yüz binlerce boğucu dalgasından kim kurtarabilir? Haşa, o Vacibü’l Vücud Zât’tan başka kimse, hiçbir şekilde, O’nun izni ve irâdesi dışında bize yardım edemez ve kurtarıcımız olamaz.”

Cenab-ı Hakk'ın bütün isim ve sıfatlarını fütursuzca “Yaratıcı” diye kestirip atmakta beis görmüyordunuz da, en muvafık olan Hâlık'a niçin kıyamadınız ki, “Yaratıcı” diye değiştirmediniz? Yoksa gençleriniz günlük hayatta “Hâlık” kelimesiyle çok sık mı burun buruna geliyorlar?

Hatırat-ı kalb”e  “kalb hisleri” deyip işin içinden çıkmışsınız ya, pes doğrusu… Aslında burada kesmem lâzım ama Birinci Lem’a’yı olsun bitirmeye niyetlenmiştim bir kere…

Allah Allah!.. Demek ki, hatırlarına sadeleştirme adı altında Nurları söndürmeyi göze aldığınız gençler "Zât-ı Vâcib-ül Vücud"un ne demek olduğunu biliyorlar ki, babanızın hayrına sadeleştirmemişsiniz… Peki bu gençlerin anlamadıkları kelimeler hangileri?..

Asıl: “Mâdem hakîkat-ı hal böyledir. Nasılki Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'a o münacatın neticesinde hutu ona bir merkûb, bir taht-el bahr ve denizi bir güzel sahra ve gece mehtablı bir latif suret aldı. Biz dahi o münacatın sırrıyla (……) demeliyiz. (……)cümlesiyle istikbâlimize, (……) kelimesiyle dünyamıza, (……) fıkrasıyla nefsimize nazar-ı merhametini celbetmeliyiz.”

Sadeleştirilmiş: “Mâdem hakîkat böyledir. Nasıl ki Hazreti Yunus (aleyhisselam) için o yakarışın neticesinde balık bir bineğe, bir denizaltına ve deniz güzel bir ovaya dönüştü, gece mehtaplı, tatlı bir suret aldı. Biz de o yakarışın sırrı ile (……) demeliyiz. Cenab-ı Hakk’ın merhamet nazarını , (……) cümlesiyle istikbâlimize, (……) kelimesiyle dünyamıza, (……) ifâdesiyle nefsimize çekmeliyiz.

"Hakîkat-ı hal" sizce sadece hakîkat demek, öyle mi? Yâni sadece “hakîkat” diyerek maksada vâsıl olabilecek iken Bediüzzaman, israf-ı kelâm ile uzun bir yolda yürümüş, öyle mi? İsterseniz bir daha okuyup yeniden düşününüz, olmaz mı?

Hutu ona bir merkûb oldu” ifâdesindeki aidiyet hasrını görmeyip  “balık bir bineğe dönüştü” buyuruyorsunuz… O binek Hazreti Yunus’a musahhar olmaz ve taşımaya yanaşmazsa ne halt edeceksiniz?.. Üstad, “ona bir binek oldu” diyor, “bir binek” değil…

Asıl: “Tâ ki, nur-u iman ile ve Kur'anın mehtabıyla istikbâlimiz tenevvür etsin ve o gecemizin dehşet ve vahşeti, ünsiyet ve tenezzühe inkılab etsin.”

Sadeleştirilmiş: “Ta ki, iman nuru ve Kur’an’ın mehtabı ile istikbâlimiz aydınlansın, gecemizin dehşet ve vahşeti bize dost varlıklar arasında bir gezintiye dönüşsün.”

Demek gençlerinizin bütün güçlüğü "nur-u iman" terkibinin "iman nuru" demek olduğunu bir türlü anlayamamaları idi ki yardımcı oldunuz, öyle mi? Göz yaşartıcı bir merhamet, aferin!..

Ünsiyet ve tenezzüh”e, “dost varlıklar arasında bir gezinti” diyebilmek için çok uğraştınız mı? Yazık olmuş!

Asıl: “Ve mütemadiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar emvacı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur'an-ı Hakîm'in tezgâhında yapılan bir sefine-i maneviye hükmüne geçen hakîkat-ı İslâmiyet içine girip selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sahil-i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin.”

Sadeleştirilmiş: “Devamlı ölümlerle ve hayatın değişmesiyle, senelerin ve asırların dalgaları üstünde, sayısız cenaze içinde yokluğa atılan dünyamızda, hayat vazifemiz, Kur’an-ı Hakim’in tezgahında yapılan manevi bir gemi hükmündeki  İslamiyet hakikatının içine girip selametle o denizen üstünden geçerek kurtuluş sahiline çıkmakla sona ersin.”

Seneler ve karnlar emvacı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız” ifâdesini “senelerin ve asırların dalgaları üstünde, sayısız cenaze içinde yokluğa atılan dünyamız” diye gevelemek için nasıl bir ilim tehsil etmek, nasıl bir kamet sahibi olmak gerektiğini, cidden anlayamıyorum. Mâdem anlamadınız, bari dokunmayınız…

Asıl: “O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. Hem o sırr-ı Kur'anla, o terbiye-i Furkaniye ile; nefsimiz bize binmeyecek, merkûbumuz olup, bizi ona bindirip, hayat-ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vasıtamız olsun.”

Sadeleştirilmiş: “O denizen fırtınaları ve çalkantıları, seyir manzaralarını sinema perdesi gibi yenileyerek vahşet ve dehşet vermek yerine ibret ve tefekkür nazarını keyiflendirsin, okşayıp aydınlatsın. Ve o Kur’an sırrıyla, o Furkanî terbiye ile nefsimiz bize yük olmak yerine bineğimiz olup bizi sırtına bindirsin, ebedi hayatımızı kazanma yolunda kuvvetli bir vasıta haline gelsin.”

Neresinden başlayayım, neresini düzelteyim?.. “Zelzele” kelimesini bile bilmeyen gençleriniz bırakınız koyu karanlıklarında kalsınlar desem, çok mu ağır olur?.. Bu, gençleri falan düşünmek meselesi olmaktan çıkmış, başka bir maksat bu tahribkârlığı netice veriyor… Sanki birileri, Bediüzzaman’da da sandığınız gibi bir keramet yok, diyebilmek için uğraşıp durmuş.

Hadi gençleriniz “Kur'an” kelimesini duymuşlardır, sadeleştirmeniz gerekmez ama kalıbımı basarım ki, "Furkan"ı bilmezler; niçin sadeleştirmediniz? Hani az önce “zelzele”ye “çalkantı” demek gibi tuhaf bir zekâvet sergilemiştiniz ya, “Furkan”ın da kaşını gözünü dağıtmakta niçin tereddüt gösterdiniz?

Sonra, “"nefsizmiz bize binmeyecek"de bir fiil var, bir kast var, bir irâde var…Nasıl keskin bir zekâ tecellisiyle "yük" diye değiştirdiniz?

Ya, Hazreti Yunus’a binek olup Üstad’ın tahtelbahir tabir ettiği yunus, Hazreti Nebiyyi sırtında değil karnında taşımaktadır. Siz denizaltı tahayyülünü hangi hakla kuyruğu tüysüz basit bir “eşek” gibi tahayyül ettirip Hazreti Yunus’u “sırt”ına bindiriyorsunuz?

 

Asıl: “Elhasıl: Mâdem insan, mahiyetinin câmiiyeti itibariyle sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizazatından ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrasından müteellim oluyor. Ve nasılki hurdebînî bir mikrobdan korkar; ecram-ı ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasılki hanesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasılki küçük bahçesini sever, öyle de hadsiz ebedî Cennet'i dahi müştakane sever. Elbette böyle bir insanın Mabudu, Rabbi, melcei, halaskârı, maksudu öyle bir zât olabilir ki, umum kâinat onun kabza-i tasarrufunda, zerrat ve seyyarat dahi taht-ı emrindedir. Elbette öyle bir insan daima Yunusvari (A.S.)(…..) demeye muhtaçtır.

Sadeleştirilmiş: “Kısacası: Mâdem insan, mahiyetinin kuşatıcılığı itibarı ile sıtmadan elem duyduğu gibi yeryüzündeki depremlerden, sarsıntılardan ve kâinatın kıyamet anındaki büyük zelzelesinden de endişe eder. Gözle görülmeyecek kadar küçük bir mikroptan korktuğu gibi, büyük gökcisimleri arasında görünen bir kuyruklu yıldızdan da korkar. Evini sevdiği gibi koca dünyayı da sever. Küçük bahçesini nasıl severse ebedi cenneti de öyle arzuyla sever. Elbette, mahiyeti böyle olan insanın Mâbudu, Rabbi, sığınağı, kurtarıcısı, maksudu ancak bütün kâinatı idaresinde tutan, zerreleri ve gezegenleri emir altında bulunduran bir Zât olabilir. Şu halde insan daima Hazreti Yunus (aleyhisselam) gibi (…..) demeye muhtaçtır.”

Demek onca çetin mefhumu bilen gençleriniz "Elhasıl"da boğulurlar endişesi ile "Kısacası" diye sadeleştirdiniz, öyle mi? Göz yaşartıcı bir merhamet, yüksek bir âlicenablık bu!..

Nihâyet sadeleştirme hamlesini taçlandıran elîm noktalardan birine daha geldik: "Ecram-ı ulviyeden, zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar." İfâdesini hadi gençleriniz için ben anlayabilecekleri kelimelere aktarayım: “Büyük cirimlerden kuyruklu yıldızın görünmesinden (görünecek kadar yaklaşmasından)  dahi korkar…” Peki siz gençlerinize nasıl rehberlik yapmışsınız? Görelim mi?:


“Büyük  gökcisimleri arasında görünen bir kuyruklu yıldızdan da korkar.”

El insaf be kardeşim, el insaf… Üstad’ın “ecramı ulviyeden” dediği, kuyruklu yıldızın ta kendisi. Yâni kuyruklu yıldız da ecram-ı ulviyeden biri olarak zikrediliyor.  Siz ne diyorsunuz kuyruklu yıldız için? “Büyük  gökcisimleri arasında görünen..”  “Görünen” ile “sayılan” demek istemiş olsanız, “zuhur”u ne yaptınız?.. Hani “arasında” kelimesini kullanmamış olsanız “görünen”in belki tevile bir parça mecali olurdu, ama maalesef ona da imkân bırakmamışsınız. Kısacası anlamaya bile muvaffak olamadığınız bir metni sadeleştirmek için yola çıkmışsınız. Heyhat!..


Sonra,  yardımına çalıştığnız gençler “Mâbud”, “Rab” ve “maksud”u hergün konuştukları için biliyorlar ama “melce” ve “halaskâr”ı asla bilemezler, öyle mi?!

Hulâsa, ya iyi niyetle hareket etmemişsiniz ki, bu kadar tahribkârlığa imza atmışsınız. Ya da Nurlar bir hıfz altında ki, onlara uzandığınız için maskara durumuna düşürülmüşsünüz.

Netice-i kelâm: Bu mukayeseli tahlil ve tenkid işine teşebbüs ederken hiç değilse bir kaç Lem’a üzerinde çalışma niyetinde idim. Ne var ki, Lem’alar’ın en sâde ve en basiti olan Birinci Lem’a’da sadeleştiricilerin yaşadıkları hüsrânı görünce gerisine ihtiyaç kalmadı. Halbuki işin tabiatı icabı başlangıç çok mükemmel olmalı idi. Yaptıkları işin en mükemmeli bu ise, gerisini takdir edersiniz.

Allah, bu kardeşlerimiz ve onları bu yolda teşvik edenlere şuur, iz’an ve ferâset versin! Bizlere de Nurlar’ın diline sahip çıkma şuuru ve yaşatma gayreti ihsan etsin!..

Hüseyin Yılmaz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Son değişiklik Pazartesi, 06 Şubat 2012 21:02
Bu kategorideki diğerleri: « BİR AFAROZ HİKÂYESİ, YA DA...

18 yorumlar

  • Yorum Bağlantısı yakup yazan yakup

    Ustad hazretleri 28.mektubda tevafukatlari numune nevinden tadad ettikten sonra,bunlarin tesaduf olamiyacagini ifade ile şu satirlari kaydediyor."Daha sair tevafukat-ı gaybiye bunlara kıyas edilsin. Hangi müstensih olursa olsun; satırları, sahifeleri ne şekilde olursa olsun alâküllihal bu tevafukat-ı gaybiye öyle bir derecede var ki; şübhe bırakmıyor ki, ne tesadüfün işi ve ne de müellifin ve müstensihlerin düşünüşüdür. Fakat bazı hatta daha ziyade tevafukat göze çarpıyor. Demek, şu risalelere mahsus bir hatt-ı hakikî vardır. Bazıları, o hatta yakınlaşıyor. Garaibdendir ki, en mahir müstensihlerin değil, belki acemîlerin yazılarında daha ziyade görülür. Bundan anlaşılıyor ki; Kur'anın bir nevi tefsiri olan Sözler'deki hüner ve zarafet ve meziyet kimsenin değil; belki muntazam, güzel hakaik-i Kur'aniyenin mübarek kametlerine yakışacak mevzun, muntazam üslûb libasları, kimsenin ihtiyar ve şuuruyla biçilmez ve kesilmez; belki onların vücududur ki, öyle ister ve bir dest-i gaybîdir ki, o kamete göre keser, biçer, giydirir. Biz ise içinde bir tercüman, bir hizmetkârız." Böyle hasiyetleri olan Nurlar sadelestirilince ne olacagini izaniniza havale ediyorum.

    Pazar, 17 Mart 2013 15:24
  • Yorum Bağlantısı Ahmed Uşşâkî yazan Ahmed Uşşâkî

    Hâlâ daha sadeleştirme ameliye-i gayr-i ilmiyesiyle, tercümeyi birbiriyle karıştıran taklid ehli var..
    Bunlara cevab vermeyi israf-ı kelam olarak görüyorum..
    Huseyin abi bu meselenin üzerinde haddi aşanlar geri adım atmalarına kadar hassasıyetle durup, hakikati ilan etmenizi sizden istirham ederim...
    Bâkî selâm...

    Salı, 27 Kasım 2012 03:36
  • Yorum Bağlantısı Bekir yazan Bekir

    Merhaba

    Sanirim bir kasik suda firtina koparmak diye buna derler.
    Iki yanlis var:
    Birincis "Sadelestirme" yerine Turkceye (Yeni) tercume olarak kullanmak lazim. "sadelestirini iddia eden arkadas da kendini tercuman olarak yazar. Simdiye kadar 30 dan fazla tercume edilen risalelerin hangi birisi gercekte yazilanlari yansitiyor. Mesela Ingilizcesi, okuyorum ne tad ne de lezzet var.
    Diger yanlis: Risalelerin tahrip edildigi zehabi. Bu durumda her Kuran tercumesi de bir tahrip midir! Birileri birilerinin gazina geliyor gibi. Zamanla hersey yolunu bulur..
    Maden bir gemideki bir masumun hatirina dokuz cani de olsa batirilmasi adalet degil, bu isleri yapan inslari da gark etmek dogru degil.

    Vesselam

    Pazartesi, 16 Nisan 2012 12:10
  • Yorum Bağlantısı Ahmed Uşaklı yazan Ahmed Uşaklı

    RİSALE-İ NURLAR SADELEŞTİRİLEMEZ
    SADELEŞTİRME ASRÎ BİR TAHRİFTİR

    Gerek sadeleştirme mevzuu hakkında, gerekse şerh ve izah hususunda ve gerekse de, Nurun has tarzı olan neşriyat meselesinde, eskiden bir-iki kitap ve bir kaç makale neşretmiştik. “Siyaset Neşriyat Şerh ve İzah Meseleleri” ve “Risale-i Nurun Neşir Tarihçesi” adlı kitaplar 1979 ve 1987 tarihlerinde Timaş ve Envar’da makaleler ise Yeni Asya ve Yeni Nesil gazetelerinde neşredildi.

    Mesele Risale-i Nur cânibinden tamamıyla aydınlanmış ve bitmiş iken, sadeleştirme meraklılarının fikirlerinden vazgeçmedikleri öğrenilmiştir. Bütün ispatlı müdellel vesika ve belgelere rağmen sadeleştirme denilen asrî tahrifi yürütmeye niyetli kimselere karşı yeniden aynı meseleye eğilme ihtiyacını duyduk.

    Bu defa meseleyi daha vâzıh ve derli toplu ve net şekilde aksettirmenin zaruretine kani olduk. Bu yazımız inşaallah vicdan ve feraset ehli yanında makbul sayılacak ve hakikat noktasında bir tahrif olan sadeleştirmeye imkan vermeyeceklerdir.

    Aksi halde sadeleştirme denilen tahrif Risale-i Nura layık görülürse, ta kıyamete kadar dedikodular ve fitnelerin yayılıp çoğalması derkârdır. İnşaallah öyle olmayacaktır.

    MEVZUYA GİRİYORUZ

    Bir taraftan “Risale-i Nurda tahrifat var” diye zihinleri bulandırmak için sinsi taarruzlar olurken, öbür taraftan asıl tahrif olan sadeleştirme denilen sistemli planlar düşünülmekte idi. Bilmiyorum, dış görünüşü ile bu ayrı ayrı gibi olan iki müşterek hedefli grubun menşei bir mi yoksa!..

    Evet, sadeleştirme tabiri veya fiili, zahirde sırıtma gibi sunî bir gülümseme gösterirse de, hakikatte asıl tahrifin ta kendisidir. Hem sadeleştirme işi bir tercüme de değildir. Ya da, bir şerh, izah ve tefsir de değildir. Zira tercümenin, şerhin, izah ve tefsirin kanun ve kaideleri bellidir. Bin dört yüz senedir İslam âleminde kökleşmiş olan o belli kaideler adeta değişmez muhkem asıllar hükmünü almıştır. Ayrıca sadeleştirme işi Türkiye’den başka dünyanın hiç bir yerinde ve hiç bir milletinde yoktur ve görülmemiştir.
    Şimdi Risale-i Nurlar hakkında sadeleştirme tahrifini düşünenlerin onun etrafındaki üç büyük kudsî hukukun kalın surlarını tecavüz etmekte olduklarını ispat etmeye çalışacağız.

    BİRİNCİ HUKUK SURU:

    Risale-i Nurun Kur’an’a mensubiyeti ve onun mertebe-i arşiyesinden nüzul eden hâs ve berrak bir ilham eseri oluşu... Ve Kur’an’ın imanî hakikatlarını en bariz ve en halis ve en mukni’ şekilde aksettiren nurlu bir ayinesi olması cihetidir... Ve bu cihet, Hz. Müellif tarafından aynı tarz ifadelerle çok defalar risalelerde dile getirilmiştir. Bu husus Risale-i Nurları okumuş herkesin malumudur.

    İşte Cenâb-ı Müellif Hazretleri Risale-i Nurun mahiyetini o gibi samimi ifadelerle tabir ve tavsif etmiş olmasıyla, herhalde bir donuk gösteriş ya da resmi bir âlâyış için değildir. Belki mutlaka ve herhalde derin, ulvî ve sırlı bir hakikat ve mahiyeti ifade ve ta’rif içindir.
    İşte Hz. Müellif tarafından Nur Risalelerinin birçok yerlerinde Nurlar hakkında çekinmeden izhar eylediği hakikatlı beyan ve senakârane ifadelerinden nümune için birkaç pasaj arzetmek istiyorum:
    Birincisi:
    “Risale-i Nur, İsm-i Âzam cilvesiyle ve ism-i Rahîm ve Hakîmin tecellisiyle zuhur ettiğinden, imtiyazlı hassası اَللّٰهُ اَکْبَر den iktibasen celâl ve kibriya, بسْم اللّٰه الرّحْمٰنِ الرّحِيم den istifâzaten merhamet ve şefkat, وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَکِيمُ den istifadeten hikmet ve intizamın esasları üzerine gidiyor. Onun ruhu ve hayatı onlardır.” (Şualar, sh. 734)
    İkincisi:
    “Risale-i Nur, Esma-i Hüsna içinde ism-i Nur, ism-i Hakîm ve ism-i Bedi'in mazharıdır. Zahirinde, tarz-ı beyanında ism-i Bedi'in cilvesi görünüyor.” (Osmanlıca Sikke-i Tasdik, sh. 111)
    Üçüncüsü:
    “İşte bu kuvvetli münasebet-i mâneviyeye binaen deriz ki: تَنْزِيلُ الْكِتَابِ cümlesinin sarîh bir mânâsı; Asr-ı Saadette vahiy suretiyle Kitab-ı Mübînin nüzulü olduğu gibi, mânâ-yı işârîsiyle de, her asırda o Kitab-ı Mübînin mertebe-i arşiyesinden ve mucize-i mâneviyesinden feyiz ve ilham tarîkiyle onun gizli hakikatleri ve hakikatlerinin burhanları iniyor, nüzul ediyor diyerek, şu asırda bir şakirdini ve bir lem'asını cenah-ı himayetine ve daire-i harîmine bir hususî iltifat ile alıyor.” (Şualar, sh. 711)
    Dördüncüsü:
    “Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur'ân'ın bâhir bir burhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem'a-i i'câz-ı mânevîsi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuâsı ve o mâden-i ilm-i hakikatten mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i mâneviyesi olduğundan, onun kıymetini ve ehemmiyetini beyan etmek Kur'ân'ın şerefine ve hesabına ve senâsına geçtiğinden, elbette Risale-i Nur'un meziyetini beyan etmekliği, hak iktiza eder ve hakikat ister, Kur'ân izin verir.” (Şualar, sh. 686)
    Beşincisi:
    “Şu âyet-i azîme sarîhan Asr-ı Saadette nüzûl-ü Kur'ân'a baktığı gibi sair asırlara dahi mânâ-yı işârîsiyle bakar. Ve Kur'ân'ın semasından ilhâmî bir surette gelen şifadar nurlara işaret eder. İşte, doğrudan doğruya tabib-i kulûb olan Kur'ân-ı Hakîmin feyzinden ve ziyasından iktibas olunan Risaletü'n-Nur, benim çok tecrübelerimle umum mânevî dertlerime şifa olduğu gibi, Resâili'n-Nur şakirtleri dahi tecrübeleriyle beni tasdik ediyorlar.” (Şualar, sh. 706)
    Altıncısı:
    “O tevafuk remzeder ki, "Bu asırda Resâili'n-Nur denilen otuz üç adet Söz ve otuz üç adet Mektup ve otuz bir adet Lem'alar, bu zamanda, Kitab-ı Mübîndeki âyetlerin âyetleridir. Yani, hakaikinin alâmetleridir ve hak ve hakikat olduğunun burhanlarıdır. Ve o âyetlerdeki hakaik-ı imaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir. Ve تِلْكَ kelime-i kudsiyesinin işaret-i hissiyesiyle gözlere dahi görünecek derecede zâhir olduğunu ifade eden böyle işarete lâyık delilleridir"” (Şualar, sh. 709)
    Yedincisi:
    “Hem Risale-i Nur zâhiren benim eserim olmak haysiyetiyle senâ etmiyorum. Belki yalnız Kur'ân'ın bir tefsiri ve Kur'ân'dan mülhem bir tercüman-ı hakikîsi ve imanın hüccetleri ve dellâlı olmak haysiyetiyle meziyetlerini beyan ediyorum.” (Şualar, sh. 727)
    İşte Risale-i Nurun ulvîyeti, kudsiyeti ve bir nevi manevi i’cazdarlığı hakkında imam-ül mücahidin olan Hazreti Bediüzzaman böyle diyor. Bu beyanlarının daha birçok örnekleri Nurlarda mevcuttur. Bizce bu ifadeler ve samimi beyanlar ihtiram hakkını haiz kudsî ve mübareklik vasfını taşıyan şeylere karşı hürmet hissini kaybetmemiş kimselerin birazcık olsun durup düşünmeleri gerekir.
    Evet, Risale-i Nurlar bu ulvî mahiyeti taşıdığı içindir ki bugünkü alemde iman ve Kur’an hakikatlarının ispat, i’lan tasrih ve tavsifi için adeta bir alem ve değişmez bir bayrak olmuştur. Ve bu alemin üslup ve kelimatının değiştirilmesiyle, nuranî ve kudsî olan ahenk-i manevî ve lâhutî olan sadây-ı hakikî zail olacağı gibi; beklenilen ve hayalât ile umulan faideler yerine de zarar ve ziyanların hüsran ve nedametlerin toz ve dumanları kalacaktır. Evet bu iş kat’iyyetle böyle biline...
    Buna göre; Kelam-ı Ezelî olan Hz. Kur’an’ın başka herhangi bir lisana lafız veya üslub ile tercüme edilerek onun yerine “Bu Kur’an’dır” deyip okunması, okutturulması, ya da tükenmez bir umman-ı hakikat olan Kur’an’ın manaları “İşte bu tercümelerdir” diyerek neşrettirilmesi, nasıl en azim bir cinayet ise, elbette Nurların da Kur’an’ın harim-i keriminde hususî bir surette yer alması hasebiyle; onun da üslup ve ifade tarzı şu sadeleştirme denilen asrî tahrif, tehcir ve yozlaştırma ameliyesine tabi’ tutulamaz. Nurları bu sinsi tahrif girdabına sokanlar, ya da sokmak isteyenler kesinlikle samimi olamazlar. Başka bir niyet peşinde olmaları kat’iyetle düşünelebilir.
    Şimdi mezkûr manaları te’kid ve te’yid sadedinde hz. Bediüzzamanın; Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyanın tercümesi meselesinde, vaktiyle girişilmiş sinsi bir teşebbüsün önünü kesen ve niyetlerini kursaklarında bırakan ispat ve ilzam edici hüccet ve bürhanlarından bir iki örnek vermek istiyoruz.
    BİRİNCİ ÖRNEK:
    Yirmidokuzuncu Mektubun Beşinci Nüktesinin ahirinde “...Acaba o câmi ve i'câzdârâne olan lisan-ı nahvî ile mucizekârâne bir surette ve her ciheti birden bilir, irade eder bir ilm-i muhit içinde zuhur eden kelimât-ı Kur'âniye, sair elsine-i terkibiye ve tasrifiye vasıtasıyla, zihni cüz'î, şuuru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât-ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimat yerini tutabilir? ...” (Mektubat, sh. 393)
    İKİNCİ ÖRNEK:
    Yirmibeşinci Sözün Onuncu Nükte-i Belagatından: “... Şimdi biri çıksa, Kur'ân'ın getirdiği hakaikten bir kısmına kendi hevesince çocukça bir intizam verse, Kur'ân'ın bazı âyâtına muâraza için nisbet etse, "Kur'ân'a yakın bir kelâm söyledim" dese, öyle ahmakane bir sözdür ki: Meselâ, taşları muhtelif cevahirden bir saray-ı muhteşemi yapan ve o taşların vaziyetinde umum sarayın nukuş-u âliyesine bakan mizanlı nakışlarla tezyin eden bir ustanın san'atıyla; o nukuş-u âliyeden fehmi kasır, o sarayın bütün cevahir ve ziynetlerinden bîbehre bir âdi adam, âdi hanelerin bir ustası, o saraya girip, o kıymettar taşlardaki ulvî nakışları bozup, çocukça hevesine göre, âdi bir hanenin vaziyetine göre bir intizam, bir suret verse ve çocukların nazarına hoş görünecek bazı boncukları taksa, sonra "Bakınız, o sarayın ustasından daha ziyade maharet ve servetim var ve kıymettar ziynetlerim var" dese, divanece bir hezeyan eden bir sahtekârın nisbet-i san'atı gibidir. ...” (Sözler, sh. 433)
    Evet, şu iki örnekte gösterilen pek yüksek hakikatlı ve tam ilzam edici beyan ve ifadeler, elbette ki evvela ve bizzat Kur’ana bakarlar ve Kur’an içindirler. Ama kısssadan hisse nev’inden o Kur’an’ın en parlak bir ayinesi ve kat’î ilham-ı Hak olan Nurların içindeki kudsî manalara giydirilmiş elfaz ve üslub hakkında da elbette ki câridir ve herhalde bir aidiyeti var...
    Evet, Risale-i Nurların elfazını değiştirmek isteyenlerin bazıları; hiç saklamadan onun lisanının ve üslubunu beğenmediklerini söyleyen insanlardır. Oysa ki; Kur’an’ın manevî i’cazına mazhar olan Nurların elfaz ve kelimatı da bilerek, düşünülerek, amma her şeyden önce ilham-ı ilahî ile dikte ettirilerek, yerli yerince konulmuş ve terkib edilmiş her tarafı şuurlu, nurlu ve câmi’ lafızlardır. Evet, Nur talebeleri olarak bizlerin Risale-i Nurlar hakkındaki düşüncemiz, telakkimiz ve itikadımız böyledir ve bundan ibarettir.
    ÜÇÜNCÜ ÖRNEK:
    “Acaba kendine müslüman diyen bir adam, dünyanın bir menfaati için bir günde elli kelime frengî lügatından taallüm ettiği halde, elli senede ve hergünde elli defa tekrar ettiği Sübhanallah, Elhamdü lillâh ve Lâ ilâhe illâllah ve Allahu ekber gibi mukaddes kelimeleri öğrenmezse, elli defa hayvandan daha aşağı düşmez mi? Böyle hayvanlar için bu kelimât-ı mukaddese tercüme ve tahrif edilmez ve tehcir edilmezler. Onları tehcir ve tağyir etmek, bütün mezar taşlarını hâkketmektir; bu tahkire karşı titreyen mezaristandaki ehl-i kuburu aleyhlerine döndürmektir.” (Mektubat, sh. 434)
    Bu son paragraf dahi gerçi doğrudan doğruya Kur’an’ın kelimelerine ve hadislerde gelen İslam şeairi bazı mukaddes lafızlara bakar. Lakin çok ibretli bir ders de verir ki: Nesli, ecnebiye endeksli olan yeni uyduruk Türkçe namına yapılacak bir tahriften şiddetle zecreder. Lisan-ı hal ile der ki: Risale-i Nurlar, vefat etmiş milyarlarca ecdadımızın din ile bütünleşmiş lisanlarıdır. Bu lisanı öğrenmek, dine dönüş demektir. Onu tağyir ve tehcir ise, ecnebiyeye ve günlük piyasa lisanına kudsî elfazı feda etmektir. Her ne ise, anlıyana sivrisinek saz... Anlamayana davul zurna az!..
    İKİNCİ HUKUK SURU
    Risale-i Nur müellifinin ve Nurların öz mahiyet ve hüviyetleri itibarıyla sadeleştirme denilen sinsi tahrife adem-i imkan gösterdikleri ve adem-i rızaları mevzuudur. Ve bu mesele iki cenahı ile, yani Nur müellifi ve Nurların öz kendisi bir çok belgeler ve sahih rivayetlerle gelmiş ve ispatlanmış bir kesin hükmün neticesiyle sabittir. O halde bu pek azim hukuk surunu aşıp tecavüz etmek isteyenlerin son derece hata ettiklerini, Nurun kudsiyetine karşı lazım gelen hürmet hakkını müraat etmediklerini bilmeleri gerekmektedir.
    İşte biz, bu büyük hakikati iki ana tarik içinde ispat etmeye çalışacağız.
    Birinci Tarik:
    Bizzat nur müellifi Hazreti Üstadın yazılı olan ifade ve beyanlarıdır ki; Risale-i Nur eserleri ve hatta eski kitap ve makaleleri binasında kullanmış olduğu elfazın, başka kelime ve lafızlarla değiştirilemeyeceğini, hatta bu mevzuda kendisinin dahi, (müellifin dahi) selahiyetli olmadığını sarih bir şekilde gösteren yazılarından bir kaç numune arzetmek isterim:
    A – Eski eserleri ve makaleleri hakkında:
    1. “Evet, nazlanan ve istiğna gösteren nazeninlerin mehirleri dikkattir. Ve menzilleri dahi kalbin süveydasıdır. Bunlara giydirdiğim elbise zamanın modasına muhaliftir... Hem de şahsın üslûb-u beyanı, şahsın timsal-i şahsiyetidir. Ben ise: Gördüğünüz veya işittiğiniz gibi halli müşkül bir muammayım...” (Asar-ı Bediiye, sh. 222)
    2. “Kaplan postuna benzeyen elbisem gibi, üslûb-u beyanımda zamanın modasına muhaliftir. Zira alaturka terzilik bilmiyorum, ta, bu maaniye iyi libas keseyim ve düğme yapayım...” (Asar-ı Bediiye, sh 347)
    3. “... Zira bedi’, garip demektir. Benim ahlâkım suretim gibi, üslub-u beyanım elbisem gibi gariptir, muhaliftir. Görenekle revaçta olan muhakemat ve esalibi, üslûb ve muhakematıma mikyas ve mihenk-i i’tibar yapmamaya bu ünvanın lisan-ı haliyle rica ediyorum. Hem de murad “Bedi’”, acib demektir...” (Asar-ı Bediiye, sh. 394)
    4. “... Başkasının tashihine de kat’iyen razı olamıyorum, zira külahıma püskül takmak gibi başkasının sözü sözlerimle hiç münasebet ve ülfet peyda etmiyor sözlerimden tevahhuş eder...” (Asar-ı Bediiye, sh. 403)
    5. Arabi Mesnevî’nin içinde yer alan Habbe risalesinin başındaki “İfade-i Meram” da şöyle bir sual ve cevap vardır:
    “... Bana deniliyor ki: İnsanlar diyorlarmış ki; Onun (Beziüzzaman’ın) eserlerinin çok yerlerini anlamıyoruz. Böyle kalırsa, korkarız ki, bu eserler zayi’ ola...
    Ben de derim: Cenab-ı Hakkın izni ile inşaallah zayi’ olmayacaklardır... Ve bir zaman gelecek, bir çok dindar mütefekkirler onları anlayacaklardır. Çünkü bu risalelerdeki ekser mes’eleleri nefsimde tecrübe ettiğim, Furkan-ı Hakimin bana i’ta etmiş olduğu ilaçlardır... Hem de ben, sünûhat-ı kalbiyemde; izahat için tahrir aczinden ve tağyir havfinden dolayı tasarruf edemiyorum. Ancak kalbime doğduğu gibi yazıyorum.” (Mesnevi-i Nuriye Tercümesi, A. Badıllı, sh. 234)
    6. Hazret-i Üstadın yeğeni merhum Abdurrahman’ın, amcası Bediüzzamanın Lemaat adlı kitabının ahirine yazdığı kısacık hal tercemesinin bir bölümünde şu gelen müşahadesini nakletmektedir:
    “... Başka kitapları yanında bulundurmazdı. Ona derdik: ‘Ne için başka kitaplara bakmıyorsun?’ Derdi: ‘Herşeyden zihnimi tecrid ile Kur’an’dan fehmediyorum’ ”
    “Nakil yapsa, bazı mühim gördüğü mesaili yine tagayyürsüz olarak kendi asârından alır, tekrar ederdi. Derdik: ‘Ne için aynen böyle tekrar ediyorsun?’ Derdi: ‘Hakikat usandırmaz, libası değiştirmek istemem.’” (Asar-ı Bediiye, sh. 678)
    İşte Üstad Bediüzzaman Hazretleri eski eserlerinden nümune için alabildiğimiz şu üstte yazılan parçalar böyle diyor. Bence mesele açıktır. Tekellüflü te’viller araya girmezse, murad ve meram da bellidir...
    B – Yeni eserleri olan Nur risalelerinde ve Nur mektuplarında dahi; dünyanın hiç bir yerinde görülmemiş olan şu sadeleştirme denilen nazikâne asrî tahrifi reddedip kabul etmediklerini ve ona açık kapı bırakmadıklarını belgeleyen pasajlar kaydetmeye çalışacağız:

    BİRİNCİSİ: Mektubat sahife 383’te: “Kur'ân'ın bir nevi tefsiri olan Sözlerdeki hüner ve zarafet ve meziyet kimsenin değil, belki muntazam, güzel hakaik-i Kur'âniyenin mübarek kametlerine yakışacak mevzun, muntazam üslûp libasları, kimsenin ihtiyar ve şuuruyla biçilmez ve kesilmez. Belki onların vücududur ki öyle ister; ve bir dest-i gaybîdir ki o kamete göre keser, biçer, giydirir. Biz ise, içinde bir tercüman, bir hizmetkârız.”
    İKİNCİSİ: Yine Mektubat sahife 370’te: “Kur'ân'ın hakaik-i i'câzını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim. Belki Kur'ân'ın güzel hakikatleri benim tabiratlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.”
    ÜÇÜNCÜSÜ: Lem’alar sahife 205’te: “Kalbe fıtrî bir surette gelen hatıratı, san’atla ve dikkatle bozmamak için yeniden tedkikata lüzum görmedik.”
    DÖRDÜNCÜSÜ: Yine Lem’alar sahife 208’de: Fıtrî bir surette bu lem’a tahattur ettiğinden, altıncı mertebede iki deva yazılmış. Fıtriliğine ilişmemek için öylece bıraktık. Belki bir sır vardır diye değiştirmedik.”
    BEŞİNCİSİ: El yazma Emirdağ-1 (Asıl) sahife 661’de: “Saniyen: Nurun metni izaha ihtiyacı olsa da; ya satırın üstünde, ya kenarında haşiyecikler yazılsa daha münasiptir. Çünkü metin içine girse teksir edilen nüshalar ayrı ayrı olur, tashih lazım gelir. Hem su-i istimale kapı açılır, muarızlar istifade ederler. Hem herkes senin gibi muhakkik, müdakkik olamaz, yanlış mana verir, bir kelime ilave eder, ehemmiyetli bir hakikatı kaybetmeye sebep olur. Ben tashihatımda böyle zararlı ilaveleri çok gördüm. Hem benim tarz-ı ifadem bu zamanın Türkçesine uygun gelmiyor. Bir parça dikkat ve teenni ister. Belki bunun da bir faidesi, bir hikmeti var!..”
    Şu beşinci kısım, eğer insaf ve dikkatle teemmül edilirse, (tahmin ediyorum) üzerinde olduğumuz sadeleştirme mevzuuna tam açıklık getiriyor. Yani ona Nurların adem-i imkanını tasrih ediyor.
    ALTINCISI: Şualar sh. 486’da: “ ... Hem vekilimiz Ahmed Beye haber veriniz ki, müdafaayı makineyle yazdığı vakit sıhhatine pekçok dikkat etsin. Çünkü ifadelerim başkasına benzemiyor. Bir harfin ve bazen bir noktanın yanlışıyla bir mesele değişir, mânâ bozulur. ...”
    YEDİNCİSİ: Eski harf teksir Kastomonu Lahikası sahife 441de: “...Nur fabrikası sahibi Hâfız Ali'nin haşr-i cismanî hakkındaki hatırına gelen mesele ehemmiyetlidir ve mektubun âhirindeki temsili, gayet güzel ve manidardır. O hatırayla, Dokuzuncu Şua'nın mukaddeme-i haşriyeden sonraki dokuz burhan-ı haşriyeyi istiyor diye anladım. Fakat, maatteessüf, bir iki senedir telif vazifesi tevakkuf etmiş. Risale-i Nur'un mesâili, ilimle, fikirle, niyetle ve kastî bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlakayla sünûhat, zuhurat, ihtârât ile oluyor. Bu dokuz berahine şimdi ihtiyac-ı hakikî kalmamış ki, telife sevk olunmuyoruz.”
    SEKİZİNCİSİ: 1949’larda, Afyon hapsinde iken; Hz. Üstad tarafından “Nurun manevî avukatı” diye lakablandırılan edip, alim ve fazıl bir Nur talebesi olan merhum Almet Feyzi Kul Efendi, Bediüzzaman Hazretlerine uzun bir mektup yazarak; Nurların herkesin anlayacağı bir dille tanzim edilerek umum âleme ve bütün ilim şu’belerine yayılmasının lüzûmundan bahseder. Merhum Ahmet Feyzi Efendinin kendi eliyle yazdığı mektubu bizde mevcuttur. Bu mektuptan bazı bölümler Envar Neşriyatın yayınlarından “Siyaset Neşriyat, Şerh ve İzah” kitabı 1979 baskılı ve 164. sahifesinden başlıyan bölümünde kaydedilmiştir.
    İşte bu uzun edibâne mektuba karşı Hz. Üstadın cevabı ise şöyle sudur etmiştir:
    “Ceylan! Bu mahremdir. Bak, sonra yırt!
    Ben manevî bir ihtara binaen bir pusula Feyzi’ye yazdım. Sen onu gördün mü? Sen anla ki o ne ile meşguldür. Bir cevab vermedi. Başka lüzumsuz şeyleri yazmış. “Nurları bir mecmua ile neşredeceğiz gibi manasız bir şeyler yazdı. Sakın Şemsî gibi Nurları tağyir etmesin.”
    DOKUZUNCUSU: Emirdağ Lahikası sahife 64’te: “Risale-i Nur'un gıda ve taam hükmündeki hakikatlerinden hem akıl, hem kalb, hem ruh, hem nefis, hem his, hisselerini alabilir. Yoksa, yalnız akıl cüz'î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler. Risale-i Nur, sair ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki iman-ı tahkikî ilimleri, başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok letâif-i insaniyenin kut ve nurlarıdır.”
    İkinci Tarik: (İkinci Hukuk Surunun devamı)
    Risale-i Nurun üst seviyedeki talebelerinin, özellikle Üstad Bediüzzamanın hizmetkarlığı şerefine nail olmuş yüksek zevatın mevzuumuz olan “sadeleştirme” aldatmacalığı ile ilgili, Üstadlarından duydukları ve gördükleri söz ve davranışlarından bazı örnekler vermek istiyoruz:
    BİRİNCİ ÖRNEK: Az üstte bahsi yapılmış merhum Ahmet Feyzi Kul’un isteklerine karşı Hazreti Üstadın yazmış olduğu iki pusuladır. Oraya müracaat.
    İKİNCİ ÖRNEK: Risale-i Nurun ehemmiyetli ve en üst seviyedeki nâşirlerinden olan merhum Hüsrev Ağabeye, teksir edilmesi için 1955’lerde Hz. Üstad tarafından eski eserlerinden olan meşhur Muhakemat gönderilmiş... Hüsrev Ağabey ise, Hz. Üstadın bazı risale ve mektuplarında varid olmuş olan “Tanzim edebilirsiniz, ıslah edebilirsiniz” gibi zahirde selahiyyet verici beyanlarına dayanarak, Muhakemat eserini bazı tasarruflarla sadeleştirerek mumlu kağıda yazmış ve Üstadına arzetmek üzere göndermiş...
    İşte buradan itibaren, Üstadımızın hizmetkarlarından Mustafa Sungur Ağabeyi dinliyoruz, der ki: “Muhakemat mezkûr tarzıyla Üstadımıza geldiğinde, Üstadımız bizleri yanına çağırdı ve buyurdular ki: ‘Şimdi Hüsrev’in yaptığı şu tasarrufları ile benim ifadelerimdeki murad ve manalar arasında siz hakem olun. İşte ben şurada şunu murad etmişim... Burada da bunu kastetmişim. Bakınız, Hüsrev ise, başka birşeyler yazmış... Soruyorum size, hangimizinki doğru?..’ Bizler tabiki, Üstadımızınkini doğru bulduğumuzu söyledik.
    “Üstadımız bizimle beraber mezkûr mukayeseyi yaptıktan sonra, bizlere demişti ki: ‘Yapılan şu tasarruf gibi şeyleri Risale-i Nurda gördüğünüzde titremeliydiniz!’ Ve sonra, Hüsrev Ağabeye herhangi bir şey söylemeden, başka bir işi ona yolladı ve gösterdi... Ve Muhakematın teksirini de durdurdu.”
    Muhakematın tasarrufa uğramış kısmının bir fasikülü bizde mevcuttur. Mukayese için bazı yerlerini burada dercetmek isterdim. Lâkin Hüsrev Ağabey gibi büyük bir Nur rüknünün azim hizmetlerinin hatır ve hatıraları için sarf-ı nazar eyledik.
    ÜÇÜNCÜ ÖRNEK: 1952’lerde meşhur kalemşör, şair ve edip merhum Necib Fazıl Kısakürek, Nur risalelerinden bazılarını bir takım tasarruflarla günlük piyasa lisanına uydurarak Büyük Doğu mecmuasında neşretti. Eşref Edib de, o sıra aynı tarz bir şeyler yaptı. Ancak merhum Eşref Edib’inki bazı müdafaat ve mektuplardan ibaret şeyler olduğu için, hem de elinden geldiği kadar aslına sadakat gösterdiğinden bunlara pek bir şey denilmedi. Lakin merhum Necib Fazıl’ın ise, derin ve ilmi risalelere aitti. Hazret-i Üstad bu her iki zata şahsen ve bizzat zahirde bir şey söylemedi. Hatta bir cihette okşadı bile. Lakin kendi yanındaki talebelerini bu işi durdurmak, hususiyle Necib Fazıl’ın yaptıkların mani olmak için harekete geçirdi. Üstadın yanındaki talebe ve hizmetkârlarından merhum Zübey Ağabeyle merhum Ceylan Çalışkan Ağabeyin Necib Fazıl’a o gibi yanlış ve manasız ve Risale-i Nurun manalarıyla bir cihette alâkası olmayan o tasarruflu neşriyatı durdurmak yolunda gönderdikleri mektuplarının suretleri, Üstadımızın Urfa’ya göndermiş olduğu hususi kitapları arasında mevcuttur. Ve bu kitaplar halen bizde mahfuzdurlar. Merhum Necib Fazıl’ın Risale-i Nur üstünde yaptığı sadeleştirmeli tasarruflarının bazı bölümlerini, Risale-i Nurun asıl metni ile mukayese etmek üzere; ve sonraları bazı kimselerin de yaptıkları o gibi tasarrufları ile birlikte yazımızın sonunda derc etmek istiyoruz. Şimdi burada merhum Zübeyr Ağabeyle, Ceylan Çalışkan Ağabeyin Necib Fazıl’a Üstadımızın izni ile ve belki emirleri ile yazdıkları mektuplarından bazı kısımları ibret için kaydediyoruz.
    Evvela Ceylan Ağabeyin mektubundan bir bölüm:
    “Büyük Doğu Mecmuası Neşriyat Müdürlüğüne!
    Memleket muvacehesindeki kudsî cihadınızı tebrik eder, hürmetlerimizi arzederiz.
    Hassaten şunu tebarüz ettirmek isteriz ki; intişar eden son nüshalarınızdan birisinde, bir sütun açıp dercetmek vazifeperverliğini gösterdiğiniz Bediüzzaman Hazretlerinin müdafaatından ve Risale-i Nurdan parçalar neşretmek meselesine gelince: Çok memnun olmakla beraber, memleket çapında satışını tezayüd ettireceğinize şüphe etmediğimiz kıymetli mecmuanız için medar-ı şeref olan bu mukaddes vazifeyi yaparken, onun yarım milyonu mütecaviz hakiki varislerini tahattur edip, çok muhterem müellifine mahsus üslûb-u belağat, fesahat ve tarz-ı beyanının aynen hıfzıyla, hakikatların fehme takrib hüsn-ü niyetine müstenid tahrifini kaldırmanızı çok rica ederiz.
    Bu hususta göstereceğiniz titizlik ve muhafazakârlık manevi mevkiinize bir o kadar daha ilave edilmesine inşaallah vesile olacaktır. Bilvesile selam ve hürmetler...
    Nur Talebelerinden Ceylan.
    (Bediüzzamanın Urfa’daki hususi kitapları, No: 79, sh. 175)
    Şimdi de merhum Zübeyr Gündüzalp Ağabeyin otuzüç sahifelik müdellel ve hüccetli, bürhanlı mektubundan bir-iki bölüm arzetmek istiyoruz:
    “Kahraman Necib Fazıl Bey,
    ... “Nur Talebelerine” olan mektubunuzu okuyunca , lisan-ı halimde olan minnet ve şükranlarımı yazı ile de mücbir sebebler dolayısıyla izhar edemediğimden doğan üzüntüm fazlalaşmıştı. Fakat şu maruzatımı takdim etmeye fırsat bulduğum zaman teşekkür vazifemi yerine getirmekten hasıl olan bir ferahlık gelmiştir.
    Evet, büyük İslam dahisi Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri ve harika eserlerinin ismini zikretmekten çekinildiği bir sırada, Risale-i Nur gibi bir feyiz denizi olan ve millet ve gençliğimizin manevi kurtarıcısı olduğu delillerle sabit olan bir eser külliyatından neşriyat yapmanız teşekküre layıktır. Mecmuanızın şeref ve itibarını yükselten bir hizmettir.
    ... Risale-i Nurun bir cümlesinde bile değişiklik yapılmadan neşredilmesinin lüzumunu size arzeden arkadaşlarımızın bu fikrine harfiyyen iştirakle beraber, biz de arz ederiz ki; Risale-i Nur; harika, muazzam, muhteşem, veciz ve cem’iyetli bir eser külliyatı olması hasebiyle, ta’dilat yaparak neşrine razı olmak mümkün değildir...
    Risale-i Nurun tenviri ile, Türk gençliğine nümune olan güzide gençlerin gerisinde olduğumu itiraf ederek; Nur talebelerinin mevzu-u bahs itirazlarının hikmet ve sebeblerini arzetmeye çalışacağım. Bu mühim mevzuyu hakkıyla ifadeden acizim. Fakat sizin idrak ve intikalinize güvenerek cesaret ediyorum, şöyle ki:
    Risale-i Nurun değişmiş şeklini görenlerin “Bu tarzda da neşredilebiliyor” zannıyla onların da böyle bir neşre kalkışmaları ve onların arasında neşir perdesi altında eserleri tahrife sinsi bir şekilde çalışmalarına imkan göstermiş olmak tehlikesi vardır. Böyle olmasa bile, sizin gibi iki-üç müellif o şekilde neşriyat yapsa, bir müddet sonra Risale-i Nurun emsalsiz, şirin aslını herkesin iştiyakla okuyamayacağı bir hal ortaya çıkacaktır.
    Şu ince noktayı, yalnız siz gibi tasavvuf ehline arz edebiliriz ki; Risale-i Nur, Bediüzzaman Hazretlerinin irade ve ihtiyarı ile te’lif edilen bir eser değildir. Zaman zaman şedit ihtiyaç sıralarında ihtar-ı Rabbanî ve ilham-ı İlahî ile yazdırılan Kur’an-ı Hakîmin yirminci asırdaki bir mu’cize-i maneviyesidir. Bu hüccetli ve âşikar hakikata nazaran; allame-i cihan olan bir müellif dahi, Risale-i Nurun bir cümlesinde bile değişiklik yapmaya asla cesaret edemez...
    Risale-i Nur talebelerinin çoğu bu muazzam manaya ilm’el yakin, havas kısmı da hakk’al yakin ve ayn’el yakin bir surette vakıf oldukları için, istinsah edilen Nurların tashihinde Hz. Üstadın istimal ettiği kopya kaleminin kırıntılarını bile yere düşüremiyorlar.
    ... Şimdi siz de takdir edersiniz ki, Risale-i Nur başka eserlere benzemiyor. O tebdil edilmez ve edilemez. Şayet lüzum olursa metin baş tarafa yazılacak, altında da şerh ve izahatı yapılabilir...
    Sizin “İdeolocya Örgüsü” ve diğer yazılarınız da başka muharrirlere benzemiyor. Sizin size has üslubunuz, okuyucuların üzerinde bir te’sir bırakıyor. Bununla beraber “İdeolocya Örgüsü”nü bazı kiseler “muğlak, ağır, anlaşılmıyor” derler. Bu deyişler üzerine birisi kalksa da, sizin o yazılarınız (mana bozulmasa dahi) cümlelerde değişikliklere ve metin içinde izahata kalkışsa, harika olan üslûbunuz hususiyetini büsbütün kaybetmiş olacaktır. Buna kat’iyyen müsaade edemezsiniz ya... Faraza ses çıkarmasanız, o yazılardaki üslubun ciddiyet ve değeri ile alışkanlık peyda eden bizler hemen itiraz ederiz.
    Bir fikr-i beşer yazısındaki değişiklikler, üslubu tamamen bozarsa; ilham-ı İlahî olan eserlere beşer fikrinin mahsülü sözler karıştığı zaman, o şaheserlerin ne derece rencide olacağını, iz’an ve idrakinize havale ediyoruz.
    Risale-i Nura hüsn-ü niyetle konulan kelimeler, bembeyaz ipekli bir elbise üzerine yamanmış koca parçalar gibi nazara çarpıyor, bunun için siz de takdir edersiniz ki; Risale-i Nura kalem karıştırmak, bilhassa ve bilhassa o şekli, aslı imiş gibi neşretmek, bütün bütün hatalı ve yanlış oluyor. Tanıyan idrakli gençlik tarafından aşk derecesinde sevilen latif, zarif ve müstesna üslûbu alt üst ediyor...

    Küçük ve mübtedi bir dava arkadaşınız
    Zübeyr.”
    (Bediüzzamanın Urfa’daki hususi kitapları,
    No: 79, sh. 44-77)
    İşte Üstadımızın en yakın talebe ve hususi hizmetkârlarının, zamanın en meşhur edibi Necib Fazıl’a yazdıkları mektuplarından birer parça böyle... Mümkün olsaydı da o mektupların tamamını... Ve Necib Fazıl’ın da kendini müdafaa eden yazısını koyabilseydik... Lakin şimdilik bu kadar yeter.
    DÖRDÜNCÜ ÖRNEK: (Zübeyr Ağabeyin Üstadından gördüğü müşahedeli rivayetindendir)
    1969’da, Şam’da El-Mesneviyül-Arabiyi tab’etmek üzere hazırlıklar yaparken, Zübeyr Ağabeye bir mektupla: “Mesnevi’nin içinde bulunan bazı Türkçe tarifli başlıklar ve metin içindeki Türkçe bazı kelimeler ve cümleler için, müsaade ediniz bunları Arapçaya çevirerek öyle tab’ ettirelim” diye yazmıştırm. Zübeyr Ağabeyden gelen mektubun, rabian kısmının metni aynen şöyledir:
    “Rabian: İkinci mübarek ve müjdeli mektubunuzu aldım. Bugünki neslin bilmediği fakat ihtiyacına binaen öğrenmek zaruretinde olduğu kelimeleri Üstadımızın harikulade üslub ve belağatını ve hakikatları ifade sadedinde istimal ettiği lügatları aynen muhafaza etmekle hepimiz mükellef bulunmaktayız. Hem merhum ve muazzez Üstadımızın sağlığında bu hususlarda:
    Ya sahife sonlarında bir not halinde... veya satır içinde lügatların yanında parantez içerisinde yazılıp yazılmayacağına...
    Veyahut bir Risale-i Nur mecmuasının sonuna lügatçe ilavesine dair istenilen müsaadelere mübeccel Üstadımız izin vermemişlerdir. Bir defasında şu mealde buyurmuşlardır: “Bu, Risale-i Nuru tahriftir. Bir zaman biri... yaptı, çok zarar verdi. Biraz da okuyanlar zahmet çeksinler, lügatlardan arayıp bulsunlar.”
    Eğer “Santral, eczahane, şimendifer” gibi lügatler, Nuriyede Arabî risalelerin içinde ise, mezkûr vazifemize ve hakikata binaen yine değiştirmeyeceğiz. Okuyan zatlar öğrensinler. Eğer Arapçayı okuyacaklar yeni nesil ise, yirminci asrın mevki-i muallasından hitap eden Mübelliğ-i Umuminin, Hâdi-i Ekberin kim bilir akılların ermediği ne hikmete binaen yazdığı mevzu-u bahis kelimeler misillü lügatları merak edip öğrenmek şeref-i manevîsine yükselsinler.
    Hamisen: Arabîleri başında eğer başlıklar Türkçe ise, yine aynen Türkçe olarak kalsın. Madem Üstadımız o büyük eseri tekrar tekrar okumuş ve mecmua haline getirmiş olduğu sıralarda, o başlıkları aynen bırakmış, bizler de aynen bırakırız.

    Elbaki Hüvelbaki, Hasta Kardeşiniz, Zübeyr”
    Zübeyr Ağabeyin mektubu bizde mahfuzdur. Onun bir fotokopisini yazımıza ekleyebiliriz.
    BEŞİNCİ ÖRNEK: Risale-i Nurun samimi ve halis nâşirlerinden Ahmet Aytimur Ağabeyin aynı mevzu ile ilgili Üstadından duymuş olduğu bir rivayeti:
    “Ben, tahminen 1952’lerde idi, Üstadımız İstanbul’da bulunduğu günlerde, yine bazıları tarafından:
    “Risale-i Nurlar iyi anlaşılmıyor, onu kolaylaştırmak lazım, sade bir lisanla tanzim etmek gerek...” gibi fikirler söyleniyordu.
    Bunlar haliyle Üstadımızın kulağına gelmiş olacaktı ki; bu manada buyurmuşlardı:
    ‘Yahu, ta Ağrı’dan kalkıp İstanbul’a bir kaç kuruş kazanmak için gelirler ve çalışırlar. Dünya için bu kadar zahmet ve meşakkat çekerler de; ahiret için, iman için bir kaç günlük lügatlara bakıp Nurlardaki lügatların manalarını öğrenmezler!..”
    ALTINCI ÖRNEK: Bu manayı en çok kuvvetlendiren mühim bir nakil ve rivayet ise, çok muhterem İnebolu’lu İbrahim Fakazlı’dan gelmektedir. Bu zat halen hayattadır ve bizzat müşahade ettiği ve Üstaddan duyduğu hadiseyi şöyle anlatmaktadır:
    “Biz 1949’da Üstadımızla birlikte Afyon hapsinde idik. Ahmet Feyzi Ağabey de vardı. Ahmet Feyzi Ağabey bir gün Üstadımıza dedi ki:
    “Risale-i Nurdan Gençlik Rehberini sade bir lisanla tanzim edip neşretsek daha çok faydalı olacağını düşünüyorum.”
    Buna cevaben Üstadımız buyurmuşlardı ki:
    “Kardeşim, sen yapma demiyorum. Yapabilirsin, amma benim ismimi koymazsın. Çünki o takdirde o eser benim değildir.”
    İşte bunlar ve bunlar gibi bütün bu belgeler, ifade ve beyanlar sarihan gösteriyorlar ki; Risale-i Nurlar sadeleştirme denilen bir nevi kompleks haleti içerisinde yapılacak zımnî bir tahrife gelemez, kaldıramaz ve kabil değildir. Bu husustaki geniş ve umumi bir değerlendirmeyi yazımızın netice kısmında ele alacağımızdan, burada bu işaretle iktifa ediyorum.
    ÜÇÜNCÜ HUKUK SURU
    Bu bölümde, Üstadımızın sağlığında, Risale-i Nurlar hakkında ihtisas ve telakkilerini dile getirmiş büyük alim, edip ve şair Nur talebelerinin ileri gelenlerinden bazılarının yazılarından nümuneler vermekle; hem o merhum olmuş Nur talebelerinin, hem şu anda hayatta bulunan milyonlarca genç ve yaşlı Nur müştaklarının pek samimi ve çok yüksek telakkilerinin hukukunun müraatı hususunda bir ikazı göstermeye çalışacağız.
    Evet, bugün tam yetmiş sene evvel te’lifine başlanan Risale-i Nur eserleri, şimdiye kadar en azından on milyondan ziyade insanlar ondan hakikat dersini alarak ve birçoğu da ondan dersini tam anlayarak, hüsn-ü ahlakını ve akidesini düzeltmiş ve imanlarının hakk’el yakinle kurtarmışlardır. İşte bütün bu geçmişteki ve hal-i hazırdaki insanlar Risale-i Nurlarını anlamışlar ve anlıyorlar... Sevmişler, hırz-ı can etmişler ve ediyorlardır. Risale-i Nura ciddi müştak olan o merhum insanlar ve hayattaki bu talebeler hiç bir vakit Nurların sadeleştirilmesine rıza göstermemişler ve kabul etmemişlerdir. Üst tarafta nümunelerde görüldüğü üzere, Nurları tağyir ederek sadeleştirmek isteyenleri de nefret ve nefrinle tevbih etmişlerdir. Evet, bütün bunların hukukları azim bir meseledir. Riayet edilmese de, tecavüz edilmemesi gereken fevkalade mühim bir husustur.
    İşte o telakkilerden bir kaç nümune sıralamak istiyoruz:
    BİRİNCİ NUMUNE: Kastamonu’nun medar-ı fahri, muhakkik büyük âlim Mehmet Feyzi Efendinin kaleme alarak, 1946’larda eski harfle teksir edilen Asâ-yı Musa mecmuasının ahirine Üstad tarafından konulmuş fevkalade güzel fıkrasından bazı pasajlar:

    “Bedi’ül-Beyan olan Risale-i Nurun müellifi, Üstadımız allâme-i Said-i Nursi Hazretleri, evvela mücahade-i nefsiyeyi her şeye takdim ve sıfat-ı mezmumeyi mahv ve alâik-i dünyeviyeden inkıta’, hakikat-ı himmetle Cenab-ı Hak’ka teveccüh ettiğinden, kalb-i münevverinden hicab-ı zulümat, inayet-i Hak’la inkişaf ve Rahmet-i İlahiyye feyezân ve nur-u Samedani leme’an edip

    اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهٖ فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ
    مِنْ ذِكْرِ اللّٰهِ اُولٰئِكَ فٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ
    sırrına mazhariyetle sadr-i şerifi münşerih olup, Rahmet-i Sübhaniye ile sırr-ı melekut mir’at-i kalbine münkeşif ve hakaik-ı imaniye ve Kur’aniye tele’lü’ ettiğinden; şüphesiz Risale-i Nur doğrudan doğruya ilham-ı İlahî ve ihsan-ı Rahmanî ve ikram-ı Rabbanî, feyz-i Samedanî, intak-ı Sübhanî, hem i’caz-ı manevî-i Kur’anî , hem makbul-u şah-ı risalet, hem memduh-u şah-ı velayet, hem mergûb-u Şah-ı Geylani, hem Kur’an-ı mü’ciz’ül beyanın sema-i manevisinden parlayan hidayet ve tevfik güneşlerinin nurlarının in’ikası, hem sırr-ı veraset-i kamile-i Nebeyive cihetiyle Resul-i Ekreme (asm) ihsan olunan cevami’ül kelim gibi; Üstadımıza dahi kalil’ül lafız, kesir’ül mana, kelimat-ı câmia ikram olunması.. Hem Üstadımız, Esma’ül Hüsnadan İsm-i Bedi’a mazhariyetinden, te’lifi olan Risale-i Nur, kelimat-ı bedi’a ve tabirat-ı gariba ile müzeyyen olması... Hem tercüme olunacak kelimat-ı Arabiyede Üstadımız yalnız lügatça sathi manaları düşünmeyip, belki gayet geniş ve pek kudsî olan iman ve Kur’an hakikatlarını nazara alarak harika deliller, zahir bürhanlar, kat’î hüccetler ispat ve beyan ettiğinden; o kelimat ifade edip baktıkları küllî hakikatlardan, kudsî manalardan birer ulvîyet, birer külliyet kesbetmesi... Hem Üstadımız eskiden beri fesahat-i âliye ve belâgat-ı fevkalade sahibi olduğundan, Risale-i Nur belâgat ve edebiyatça pek yüksek bir mevkide bulunması gösteriyor ki, o nurlu kelimatı tercüme etmek imkansızdır...”
    İşte Nur hizmetinin ve Bediüzzamanın hususi kâtipliğinin yüksek şerefine nail olmuş çok muhterem Mehmet Feyzi Ağabeyin yazdığı fıkrasının bir kısmı böyledir. Başka Ağabeylerin telakki ve kanaatlarına geçiyoruz.

    İKİNCİ NUMUNE: Denizli Kahramanı ünvanıyla meşhur, âlim, fâzıl, mutasavvıf ve yüksek bir edip olan şehid-i merhum Hasan Feyzi Efendi, Risale-i Nurun üslub, ahenk ve nizamı hakkında telakkilerini şöyle dile getirmiştir:

    “Ey Risale-i Nur! Senin Kur’an-ı Kerimin nurlarından ve mu’cizelerinden geldiğine, Hakk’ın ilhamı ve Hakk’ın dili olup, onun emri ve onun izni ile yazıldığına ve yazdırıldığına artık şek ve şüphe yok... Fakat acaba senin bir mislin daha yazılmış mıdır? Türkçe olarak te’lif ve terkib ve tanzim olunan müzeyyen ve mükemmel, fasih ve beliğ nüshalarının şimdiye kadar bir eşi ve bir yoldaşı görülmüş müdür? Yeryüzündeki fesahat ve özündeki belâgat ve sendeki halâvet başka eserlerde görülmüyor.
    Ehil ve erbabına malum olduğu üzere, âyât-ı beyyinat-ı İlahiyyenin türlü kıraat ile hikmet ve hakikat ve marifet ilimlerini ve daha birçok rumuz ve esrar ve işarat ve ulûm-u Arabiyeyi hâmil olduğu gibi; sen dahi birçok yücelikler, sahife ve satırlarında, hatta kelime ve harflerinde talebelerini hayret ve dehşetlere düşüren birçok esrar ve ledüniyyat taşıyorsun. İşte bu hal, senin bir mu’cize-i Kur’aniye olduğunu ispat ediyor. Öyle yazılmış ve öyle dizilmişsin ki; insanın baktıkça bakacağı, okudukça okuyacağı geliyor. En âli bir taleben senden feyiz ve ilim ve irfan aşkını aldığı gibi; en avam bir taleben de, yine senden ders duygusunu alıyor. Sen ne büyük bir eser, ne tatlı bir kevsersin!.. Bu halin Türkçemize büyük bir bir kıymet ve tükenmez bir meziyet bahşediyor. Senin ulviyyet ve kerametin Türk dilini bütün diller içinde yükseltiyor. Kur’andan maada hiç bir kitaba ve hiç bir kavmin lisanına sığmayan bu kadar yüksek asalet ve fesahati, seninle dilimizde görüyoruz. Fesahat ve belâgatın son haddine çıktığı bir devirde Kur’an-ı Kerimin nazil olmaya başlamasıyla, Kur’an nuru karşısında üdeba ve bülağanın kıymetten düşüp sönen asârı gibi, senin de o hudutsuz ve nihayetsiz ve emansız fesâhat ve belâgatın hütebayı hayretlere düşürtmüştür. Sen bir şiir destanı değilsin. Fakat o kadar fasih ve beliğ ve edalı ve sadalı ve nağmeli yazılmış ve bütün harflerin birbirine dayanarak, kelime ve kelamların, siyak ve sibak, intizam ve insicam ile dizilmiş ve bunlar birbirine o kadar kuvvet ve kudret ve metanet vermiş ki; mensur ve Türki ibareli olduğun halde, yine mislin getirilemez. Senin gibi parlak bir eser bir daha kimseye nasib olamaz. İslamiyet güneşinin doğuşundan ta on dört asır sonra, senin gibi ulvî ve ilahî ve arşî bir nurun tekrar ve yeniden, bahusus bu son asırda hem Türk ilinde ve hem de Türk dilinde doğması acaba kimin hatır ve hayalinden geçerdi? Bu ne büyük nimet bizlere... Ve bu asır halkı için ne bahtiyarlık ya Rabbi!..
    Türkçemiz seninle iftihar edip dolmakta, kabarıp şişmekte ve her lisan üstüne bağdaş kurup oturmaktadır. Garp dillerinin her birisine tercüme ve nakil olunan Mevlâna Câmi ve Mevlâna Celâleddin’in ve Hazret-i Mısrî ve Bedreddin’lerin âsar-ı mübarekeleri sana bakıp “Bârekallah zehi-saadet sana ey Risale-i Nur! Hepimize baş tacı oldun” diye tebrik ve tehniyelerini sunmaya ve ruy-i zeminin insanla beraber bütün zihayat mahlukatı dahi seni kabule hazırlanıyorlar. Hatta çekirge ve arı ve serçe kuşu gibi bir kısım hayvanat dahi senin bu sözlerin ve nurun okunurken pervane gibi etrafında dolaşıp, sana olan incizablarını ve nurundan ve sözlerinden ferahnâk ve zevk-yâb olduklarını ve başlarını başlarımıza çarpmakla, güya bize anlatmak istemeleri ne kadar gariptir.
    ... Senin bürhanlarındaki kuvvet ve kanaat ve asalet ve cezâletin, insanın irade ve ihtiyarını alıp teshir ediyor. Herkesi kendine çekip râm ediyor. Hele o güzel teşbih ve tabirlerin bir misli bir daha bulunup söylenemez. Sendeki mukayese ve muhakemeli vaka ve temsillerin bir benzeri ve bir nazîri bir daha getirilemez. Kur’an, Arabiden Türkçe sözlere akan ve bugün öz Türkçeden fışkıran bu feyiz ve bu nurlar, kalblere senin bir nümune-i kudret ve nişane-i rahmet olduğuna hiç bir rayb ve gûman bırakmıyor. Sen âyine-i idrâke cila ve âlem-i kalbe safâ ve ruh-u revâna gıdasın. Allah Allah! Türk milleti seninle ne kadar iftihar etse yine azdır. Gözleri nurlandırıp gönülleri sürûrlandıran bu hüccetler ve tabiratın ve bu kelimat ve teşbihatın arş-ı a’zamdan indiği muhakkaktır. Çünkü kederleri gidererek insana neş’e ve neşat veriyor. Okunurken hiç bir itiraz sesi ve hiç bir inkâr kokusu duyulmuyor. O zaman akıl ve mantık duruyor. Nefs-i insanî safileşiyor. Hem duruluyor. Sanki senin bütün hakikatlerin evvela Rabbani ve Rahmani fabrikaların ulvî ve Samedani tezgahlarında işlenerek, sonra nur-u İlahi deryasında yıkanıp çıkarıldıktan sonra, gülyağı fabrikasına verilmiş, orada yedi defa gül yağlarına batırıldıktan sonra, halis ud ağacı ile buhurlanmış ve bunlar ile yazılmışsın. Bütün mesele ve maddelerin hep sayılı ve saygılıdır. O muntazam ve mükemmel, müzeyyen ve münevver sözlerin şimdiye kadar yazılan ihtilaflı eserleri büküp bir yana bırakmış, ancak kendini nazargâhı en’ama arz eylemiştir. Şimdi bir nidâ-yı nurani ile hitab ederek: “Artık ihtilaf yok, ittifak var. Cansızlar ve câmidler devri geçmek üzeredir, canlılar ve câzibler asrı geliyor. Susunuz, dinleyiniz, şimdi Nur devridir ve Nur hakimdir!...”
    İşte Denizli Kahramanı merhum şehid Hasan Feyzi Efendinin yirmi sahife kadar geniş ve uzun tarifenamesinden alıp kaydettiğimiz bu nurlu ifadeleri elbetteki durup dinlemeye değer şeylerdir... Ve her halde bir saygı ve hürmeti ve yanında eğilip ihtiramı icab ettdirmektedirler. Merhum Hasan Feyzi’nin o uzun, “Şehname” iltifatına layık olmuş tarifli ifadesi eski yazı Zülfikar Mecmuası en sonunda kayıtlıdır.
    ÜÇÜNCÜ NÜMUNE: Risale-i Nurun manevi avukatı diye hazreti Üstad tarafından taltif edilen yüksek âlim ve seyyal edip, merhum Ahmet Feyzi Kul Efendi bu mevzudaki telakkilerini kaleme şöyle döküyor (bazı kısımları alıyoruz):
    “... Sayın savcı, bize kütüphaneleri dolduran binlerce Arapça ve bu günün ruhuna tercüman olamıyan kitapları tavsiye ediyor. Sayın savcı ve onun gibi düşünenler, Risale-i Nur namı altındaki külliyat-ı ilmiyeyi ve hazine-i hürriyeti ve hakikat-ı âliyeyi beğenmiyebilirler, tenkid de edebilirler. Bu kendilerinin bileceği bir iştir. Bizim şu veya bu esere rağbet etmemize ve ona kıymet vermemize karışamazlar. Biz Risale-i Nuru seviyoruz...
    Ve onu hakiki ve riyasız bir din kitabı ve Kur’an tefsiri biliyoruz. Kıymet ölçüleri ve hükümleri vicdanî bir takdir meselesidir. Buna kimse müdahale edemez. Evet, biz Risale-i Nur müellifinin daima aynı hakikat dersi verdiğine kailiz. Kendisinin kabul etmemesi bizim bu kanaatimizi sarsmıyor. Ancak bizim kabul ettiğimiz, keramet-i kevniyesinden dolayı değil, Nurların dersinde harikulade ve ekmel tezahürlerine şahid olduğumuz ve bütün cihan-ı irfana meydan okuyan keramet-i ilmiyesinden dolayıdır. Tahsil hayatı üç aydan başka mevcut olmadığı halde, bu kadar feyz-i ilim neşreden ve ilminin harikaları ile en münteha mesail-i ilmiye ve âliyede en yüksek mütefekkirleri dahi hayrette bırakacak bir mantık ulvîyeti ibraz eden...
    Ve hayatının yarısından sonra öğrendiği bir lisanda bu kadar cazibedar bir tarz-ı beyan ve sürükleyici bir hararet izhar eden ve gayet feyyaz bir aşk ve heyecan terennüm eden ve bir derya-yı iman ve bir hazine-i tevhid ve bir umman-ı hikmet halinde coşan bir ikinci Bediüzzaman gösterebilir misiniz?
    İşte biz Beziüzzamana ve eserlerine bu gözle bakıyoruz. Acaba mumâileyhe sırf imanımızdan neş’et eden bu bağlılığımız ve Kur’anın ve beyanat-ı Muhammediyenin (asm) küfür ve ahlak hakkındaki şiddetli tevbih ve tezyiflerine bu imanımız dolayısıyla iştirakimiz, bizi levs-i fani addedilen siyasetçi mi yaptı? ...” (Şualar, sh. 565)
    İşte merhum Ahmet Feyzi Efendi de Risale-i Nur için bunları diyor.
    DÖRDÜNCÜ NÜMUNE: Yine Ahmet Feyzi Efendinin içinde bulunduğu bir kaç büyük Nur talebesi heyetinin beraber imzaladıkları pek parlak bir fıkralarından bazı bölümler şöyledir:
    “...Risale- i Nur ve tercümanına gelince: bu eser-i âlişanda şimdiye kadar emsaline rastlanmamış bir feyz-i ulvî ve kemal-i namütenahî mevcut olduğundan ve hiç bir eserin nail olmadığı bir şekilde meş’ale-i İlahiye ve şems-i hidayet ve neyyir-i saadet olan hz. Kur’an’ın füyuzatına varis olduğu meşhud olduğundan; onun esası nur-u mahz-ı Kur’an olduğu ve evliyaullahın âsarından ziyade feyz-i envâr-ı Muhammediyi (asm) hamil bulunduğu ve Zat-ı pâk-ı isaletin ondaki hissesi ve alakası ve tasarruf-u kudsîsi evliyaullahın âsarından ziyade olduğu ve onun mazharı ve tercümanı olan manevi zatın mazhariyeti ve kemalatı ise, o nisbette âlî ve emsalsiz olduğu güneş gibi âşikar bir hakikattır.
    Evet, o zat, daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve ahirîne ve ledünniyat ve hakaik-i eşyaya ve esrar-ı kainata ve hikmet-i İlahiyeye varis kılınmıştır ki; şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır. Bu harika-i ilmiyenin eşi asla mesbuk değildir. Hiç şüphe edilmez ki, tercümân-ı Nur bu haliyle baştan başa iffet-i mücesseme ve şecaat-i harika ve istiğna-i mutlak teşkil eden harikulâde metanet-i ahlakiyesiyle bizzat bir mu’cize-i fıtrattır. Ve tecessüm etmiş bir inayettir ve bir mevhibe-i mutlakadır.
    O zat-ı zîhavarık; daha hadd-i büluğa ermeden bir allâme-i bîadil halinde bütün cihan-ı ilme meydan okumuş... Münazara ettiği erbab-ı ulûmu ilzam ve iskat etmiş... Her nerede olursa olsun, vaki olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve asla tereddüt etmeden cevab vermiş... Ondört yaşından itibaren Üstadlık payesini taşımış ve mütemadiyen etrafına feyz-i ilim ve nur-u hikmet saçmış, izahlarındaki incelik ve derinlik ve beyanlarındaki ulviyet ve metanet ve tevcihlerindeki derin feraset ve basîret ve nur-u hikmet, erbab-ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyla Bediüzzaman ünvan-ı celîlini bahşettirmiştir. Mezaya-yı âliye ve fezâil-i ilmiyesiyle de, dîn-i Muhammedînin (asm) neşrinde ve isbatında bir kemal-i tam halinde rû-nüma olmuş olan böyle bir zat, elbette Seyyid’ül Enbiya Hazretlerinin en yüksek iltifatına mazhar ve en âlî himaye ve himmetine naildir... Ve şüphesiz, o Nebiy-yi Akdesin (asm) emir ve fermanı ile yürüyen ve tasarrufu ile hareket eden ve onun envar ve hakaikıne varis ve ma’kes olan bir Zat-ı kerim’üs sıfattır.” (Şualar, sh. 670)
    Bu fıkranın altında imzalarını koyan zatlar ise şunlardır:
    Ahmet Feyzi, Ahmet Nazif, Selahaddin, Zübeyr, Ceylan, Sungur, Tabancalı.
    İşte bütün Nur talebelerinin fikir ve telakkilerin tercüman olan bu makale ve fıkralar ve daha benzeri nümuneler nev’inden lahikalarda, bilhassa Barla Lahikasında emsali çokturlar. Bütün bu beyanlar, ifade ve telakkiler gösteriyorlar ki; Risale-i Nurlar her cihetçe makbul’ul en’am, misilsiz bir eser-i zibadır. Nurları sıradan bazı kitaplara kıyas ederek şunun, bunun üstünde oynayıp tasarruf edebileceği bir eser değildir. Bilakis Risale-i Nurun hz. Üstadın ifadesiyle bir noktası, bir harfi veya bir kelimesinin değiştirilmesiyle büyük hakikatlar ve manalarının kaybolmasına sebeb olabilecek mahiyettedir.
    BEŞİNCİ NÜMUNE: (Son olarak Hz. Üstadın hizmetinde on iki sene bulunmuş ve Bediüzzamanın en ince ve en hususi hal ve hareketlerini ve davranışlarını ve tarz-ı hizmetini bilen çok dirayetli ve çok basiretli merhum Zübeyr Gündüzalp Ağabeyin Konferans adlı eserinden bir-iki bölüm almak istiyoruz:
    “...Evet kardeşlerim,
    Risale-i Nur, öyle bir ziyâ-yı hakikat, öyle bir burhan-ı hak ve bir sirâc-ı hakikat neşrediyor ve iki cihanın saadetini temin edecek, Kur'ân ve imân hakikatlarını ders veriyor ve öyle bir lûtf-u İlâhîdir ki, yirmi beş seneden beri, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek, muallimi, filozofu, talebesi, âlimi, mutasavvıfı gibi, herbir tabaka-i insâniye, bu Nurun âşıkı, bu Nurun pervânesi, bu Nurun meclûbu, bu Nurun muhibbi olmuşlar; bu Nura koşmuşlar, bu Nurun sinesine atılmışlar, bu Nurdan medet istemişler. Milyonlarca bahtiyar kimselerden müteşekkil muazzam bir kitle bu Nurla nurlanıp, bu Nurla kurtulmuşlardır.
    “Evet kardeşlerim,
    “Mahzen-i mucizat ve mucize-i kübrâ olan Kur'ân-ı Azimüşşânın hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nur o kadar merakâver, o kadar câzibedâr, o kadar dehşetli ve muazzam hakikatları ders veriyor ve mesâili ispat ediyor ki, imân ve İslâmiyetin kıt'alar genişliğinde inkişaf ve fütûhâtına medâr oluyor ve olacaktır.
    “Evet Risale-i Nur, kalblere o derece bir aşk ve muhabbet, ruhlara o kadar bir vecd ve heyecan vermiş, akıl ve mantıkları öyle bir tarzda ikna etmiş ve öyle bir itmi'nan-ı kalb hâsıl etmiştir ki, milyonlarca Nur talebelerine, kendini defalarca okutmuş, yazdırmış ve bir ömür boyunca mütalâa ettirmiş ve senelerden beri âdeta kendi kendini neşretmiştir.
    “... belki izah edilmesini isteyen kardeşlerimiz olacaktır. Fakat, bu hususta arzedeyim ki, üstadımız Bediüzzaman, bir Nur talebesine Risale-i Nur'dan bazan okuyuvermek lûtfunu bahşederken izah etmiyor, diyor ki: "Risale-i Nur, imanî meseleleri lüzumu derecesinde izah etmiş. Risale-i Nurun hocası, Risale-i Nurdur. Risale-i Nur, başkalarından ders almaya ihtiyaç bırakmıyor. Herkes istidadı nisbetinde kendi kendine istifade eder. Aklınız herbir meseleyi tam anlamasa da, ruh, kalb ve vicdanınız hissesini alır. Ne kadar istifade etseniz, büyük bir kazançtır.
    “Okunan Türkçe veya Arapça bir risalenin izahı, başka bir risalede varsa, onu getirip okuyor. Risale-i Nurdaki gayet ince nükteleri derk eden basiretli âlimler de der ki: Bir âlimin yüksek bir ilmi olabilir, fakat Risale-i Nuru cemaate okurken tafsilâta girişip eski mâlûmatlarıyla açıklarsa, bu izahatı, Risale-i Nurun beyan ettiği, asrımızın fehmine uygun ve ihtiyacına tam cevap veren hakikatların anlaşılmasında ve tesiratında ve Risale-i Nurun mahiyetinin derkine bir perde olabilir. Bunun için, bazı lûgatların mânâlarını söyleyerek aynen okumak daha müessir ve daha efdaldir.
    “Risale-i Nur, gayet fasîh ve vecîzdir. Sözün kıymeti, icazındadır, kısalığındadır. Bir mesele-i imâniye ve Kur'âniye, umuma ders verilirken, mücmel olarak tedrisinde, daha fazla istifaza ve istifade vardır.” (Sözler, sh. 770 ve 772)
    İşte Risale-i Nurun en halis ve en mümtaz talebesi olan merhum Zübeyr Gündüzalp da böyle diyor. Az yukarıdaki bir müşahedesiyle, Üstadından duyduğu davranışı da gösteriyor ki; Risale-i Nurlar, sadeleştirme denilen tahrifin pest ve kısa eli onun muallâ damenine değdirilmemeli!..
    Velhasıl: Piyasada tasnifat mahsulü bazı eserlerin menfat veya ticaret metaı için, şu sadeleştirme denilen asrî tahrifat ameliyesinden geçirilmiş olsa da ve dış görünüşüyle de sırıtan bazı faydalar gibi şeyler mülahaza edilmiş olsa da, gerçek te’lif ve maanî hazinesi olan Risale-i Nurlar için o ameliye kat’iyyetle ve hiç bir suretle uygulanamaz ve uygulanmamalı. Şayet inadî ve zoraki bir tarzda Nurlara o tahrif uygulansa da, lal-ü-güher dizisi olan Nurların melaike misal canlı, hakikatlı, her tarafı şuurlu ve çok ince ve nazdar, manidar elfazı kaybolduğu gibi; sadeleştirilerek onun yerinde ikame ettirilmek istenen şeyler ise, derisi soyulmuş meyveler misali nurlu meaniden mücerred, donuk, bozuk, nursuz, ruhsuz adî boncuklar nev’inden bir şeyler elde kalır.
    NETİCE
    Tahkikatlı yazımızın başından buraya kadar gösterilen ve getirilen umum hüccetli belgeler ve kat’i vesikalar muvacehesinde bile; Nur risaleleri hakkında tahrifdar sadeleştirmeyi reva gören zihniyetin ellerinde delil olacak bir istinadları var mıdır? Niçin Risale-i Nurları sıradan rastgele ve normal kişilerin bir eseri tarzında görerek, onun pek çok olan ihata surlarını aşıp, etrafındaki yasak bölgeleri, harimini ismetten arî görüp adileştirmek istiyorlar? Neden mukaddes maâniyi ancak kudsî ve mübarek elfazın muhafaza edebileceğini düşünemiyorlar? Hem neden basit piyasa edebiyatını, yani günlük gazete üslubunu bu kadar benimseyip o yolda birçok kudsî elfazı feda edebiliyorlar? Niyet ve gayeleri, hakikaten, acaba yalnız bazı gençlerin istifadeleri mülahazası mıdır? Ve gerçekten öylesi bir sadeleştirmeye zaruri ve mübrem bir ihtiyaç var mıdır?
    İşte, bunlar ve benzeri istifhamların asıl ve menşe’lerinin açık şekilde görülüp mahiyetleri bariz tarzda meydana çıkması için, meselenin umumi bir değerlendirilmesinin lüzumu vardır sanırım.
    EVVELA: bu meselede eskilerin, yani mesela Şemseddin Yeşil ve Necib Fazıl gibi zatların, Risale-i Nurun meslek ve meşrebinin dışında ve uzağında olmaları hasebiyle; bu sadeleştirme tağyiri hususunda, bir delil veya bir müsaadeye baktıklarının sanmıyorum. Merhum Şemseddin Yeşil’in, Nurların fevkalade cazibedar hakikatlarıyla kendi kitaplarını süslemek ve revaç vermek için bir nevi sirkat yaparak Nurlardan aldığı pasajları herhangi bir atıfta bulunmadan aldığı Emirdağı-1 mektuplarında kaydedilmiştir. Necib Fazıl ise (Allah rahmet eylesin) başka bir maksatla herhangi bir izin ve ruhsat almadan o işi yaptığı bilinmektedir.
    Amma, kendilerini Risale-i Nur şakirdi olarak kabul ettikleri halde, (ki Nur talebeliğinin şartları Risale-i Nurlarda yazılıdır) o yersiz ve Risale-i Nura karşı adem-i ihlası ve samimiyetsizliği işmam eden tağyir ve tahrife kalkışanların ellerinde bir tek delil (!) vardır. O da, 1939’larda, Üstad Bediüzzaman Hazretleri Kastamonu’da iken, bazı lise talebeleri için, bilahare Asâ-yı Musa mecmuasına girmiş olan “dört parça” üzerinde, ama bizzat müellifi tarafından ufak-tefek bazı Arapça kelimelerde yapılmış bir tasarruf hadisesinin ihbar edilmesidir. Nur müellifi Kastamonu’da mezkûr dört parçalar üzerinde yaptığı basit bir tasarruf hadisesini bir mektupla, Isparta’daki Nur talebelerine bildiriyor ki; aynı şey, yani müellifin yaptığı ufak tasarrufun aynısı orada da aynı parçalar üzerinde yapılsın diye... Evet , hadise budur. Cüz’idir, mahallîdir ve hususîdir. Nitekim hz. Müellif 1956’da Nurların yeni yazıya çevrilerek resmen matbaalarda basıldığında, o cüz’î ve hususî ve hükmü itibariyle nesh olmuş olan mektubu Kastamonu Lahikasında neşrettirmemiştir. Mezkûr hususî ve cüz’î hükümlü ve sadece dört parçaya mahsus ve kayıtlı ve zamanla mahdut mektubun o kısmının metnini aynen dercediyoruz, işte:
    “Saniyen: Burada, Lise mektebine tesirli bir nur girdi. O da Otuz İkinci Söz'ün Birinci Mevkıfı, Otuzuncu Lem'a'nın ism-i Adl ve Hakem Nükteleri, Tabiat Lem'ası hâtimesine kadar, Âyetü'l-Kübrâ'nın, "Evet, bu dünya memleketine ve misafirhanesine giren herbir misafir..." diye başlayan Birinci Makamın başından ilham, vahiy mertebeleri hariç kalıp, tâ On Sekizinci Mertebe olan kâinatın hudus hakikatı, tâ imkâna kadar, yeni hurufla, bir ihtar-ı mânevîyle izin verdik. Daktilo (el makinası) ile kendilerine yazdılar. Siz de bu dört parçayı birden cilt yapıp yeni hurufla ehl-i inkâra on ikilik top güllesi gibi atabilirsiniz.” (Kastamonu Lahikası, eski harf teksir, sh. 298)
    İşte görüyorsunuz; ilk olarak Risale-i Nurun yeni yazı ile yazılmasına, o da o gün için sadece dört belli parçaya mahsus olarak, onun da sadece o gün, yeni yazıya çevrilenler için izin verildiği gibi; bu dört parçadaki “Bazı kelimat-ı Arabiyede tasarruf edildi” ifadesiyle, meselenin ne olduğu her halde açıkça anlaşılmaktadır. Yani müellif bu tasarrufu dört parça için kendisi yapıyor... Onu da sadece tek-tük bazı kelimat-ı Arabiyede yapıyor... Ve Isparta’daki talebelerine, siz de öyle yapın diyor. Ta ki, orada da yeni yazıya çevrilecek olan o risalelerde bir farklılık düşmesin. Nitekim o parçalar bilahere Müellifin emriyle Asâ-yı Musa mecmuasına, o zamanki ufak tasarruflu vaziyetiyle girmişler. Ve Asâ-yı Musadaki halen mevcut durumlarıyla, asıl yerleri olan Risalelerdeki vaziyetlerinde bazı kelimelerde tek-tük farklılıklar olduğu malumdur. Hem bu tasarruf fiiline cevaz gibi görünen mektubun yazıldığı tarihten sonra, bir çok mektublar ve müellifin bu mevzuya dair halleri ile, o gibi tasarruflara müsaade edilmemiştir. Üstad Bediüzzamanın mezkûr mektupları ve bu husustaki davranış ve halleri hakkında üst taraflarda birkaç nümuneler dercedilmiştir. O halde, nasih ve mensuh kaidesine göre; o cevazlı mektup, yazıldığı hadiseye ve o güne mahsus fetvasında başka, Nurların umumuna aidiyeti, ya da her zaman geçerliliği diye bir şey yoktur. O halde hükmen mensuhtur.
    Hazreti Üstadın yukarıda yazılı mektupta yazdığı o zamanki muayyen bir hadise için vermiş olduğu müsaadesinden başka, bir de mübarek Sungur Ağabey kanalıyla gelen bir rivayette de: Hüsrev Ağabeye küçük çücuklara mahsus bir tek risale için, o da hususî kalmak ve neşredilmemek şartıyla, Kastamonu’da cereyan etmiş hadise gibi, yine çok az bazı Arabî kelimelerde tasarrufa izni varid olduğunu söylenmektedir. Bu durumda o mektup ve bu rivayet, umumi bir fetva dahi olsalar; yine de sadeleştirme denilen tahrife aidiyeti yoktur. Çünkü sadeleştirme denilen şey, eserin üslubunda, tarz-ı ifadesinde, cümle ve kelimelerin ahenk ve nizamında da tasarruf ediyor, tamamen bozuyor ve değiştiriyor. Mektuptaki izin ise, sadece bazı kelimat-ı Arabiye için vürud ettiği zahirdir. O ise, sadece lügatçeye bakan bir durumdur. Amma bilahere (Risale-i Nurun neşir tarihçesinde ispat ettiğimiz tarzda) ufak-tefek tasarruf izinlerini de kaldırmıştır. Evet durum bundan ibarettir.
    SANİYEN: Bu mevzuda, yani sadeleştirmenin Risale-i Nur eserleri için mümkün olup olmadığına, ehl-i vicdan ve erbab-ı irfanın rahatlıkla mukayese etmelerine ve tarafsızca ve vicdanice hakemlik edip karar verebilmelerine yardım için bir zemin hazırlamak nevinden; 1950’lerden beri zaman zaman şu sadeleştirme fiiline teşebbüs etmiş kimselerin, hem de Türkiye çapında meşhur kalemşör ve ediblerin yaptıkları sadeleştirme tahrifi ile; Nurların asıl metin ve elfazını yan yana koyacak ve dikkatle inceleyeceğiz. Nur müellifi hz. Bediüzzamanın ifadelerindeki kasıd ve murad ettiği manalar ile, aynı ibarenin sadeleştirilmiş olanındaki ifadeler ve onlardaki mana muradları bir birini tutup tutmadığına bakacağız.
    İşte, ilk önce meşhur edip ve şair, merhum Necib Fazıl Kısakürek’in sadeleştirerek Büyük Doğu mecmuasında neşrettiği yazıların inceliyoruz. (İbret için sadece bazı bölümlerini kaydediyoruz)
    Gençlik Rehberi adlı Nur risalelerinden olan kitabın bir parçasından... Nurun asıl metni şöyle:
    “...Madem ecel gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç, ihtiyar farkı yoktur. Elbette, daima gözü önünde öyle büyük, dehşetli bir mesele karşısında biçare insan, o idam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz haps-i münferitten kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkîye, bir saadet-i ebediyeye ve âlem-i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hadisesi, o insanın dünya kadar büyük bir meselesidir.
    Bu kat'î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüz yirmi dört bin muhbir-i sadık, ellerinde nişane-i tasdik olan mucizeler bulunan enbiyalar; ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri keşif ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan yüz yirmi dört milyon evliyanın aynı hakikate şehadetleri; ve had ve hesaba gelmeyen muhakkiklerin, kat'î delilleriyle, o enbiya ve evliyanın verdikleri aynı haberleri aklen, ilmelyakin derecesinde (Haşiye: Onlardan biri Risale-i Nurdur meydandadır.) ispat ettikleri ve yüzde doksan dokuz ihtimal-i kat'î ile, "İdam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız iman ve itaat iledir" diye, ittifakan haber veriyorlar.
    Acaba yüzde bir ihtimal-i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için birtek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe-i helâketten gelen elem-i mânevî onun yemek iştahını kaçırdığı halde; böyle yüz binler sadık ve musaddak muhbirlerin, yüzde yüz ihtimalle, dalâlet ve sefahet, göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat'î sebep olduğunu ve "İman, ubudiyet, yüzde yüz ihtimalle o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri bir hazine-i ebediyeye, bir saray-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor" diye ihbar eden ve emarelerini ve âsarlarını gösterdikleri halde, bu acip ve garip ve dehşetli ve azametli mesele karşısında bulunan biçare insan ve bahusus Müslüman, eğer iman ve ubudiyeti olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti birtek insana verilse, acaba o göz önündeki her vakit oraya çağırılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? İlaahir.”
    Şimdi de Necib Fazıl’ın yaptığı sadeleştirme namı altındaki bir kuşa benzetilen ve yük

    Pazartesi, 13 Şubat 2012 00:08
  • Yorum Bağlantısı Ahmed Uşaklı yazan Ahmed Uşaklı

    Başkasının tashîhine de kat’iyyen râzı olamıyorum. Zîrâ, külahıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münâsebet ve ülfet peydâ etmiyor. Sözlerimden tevahhuş eder.”

    (Âsâr-ı Bedîiyye; Münazarat, İfade-i Meram ve Uzunca Bir Mazeret)

    Cumartesi, 11 Şubat 2012 14:30
  • Yorum Bağlantısı Ahmed Uşaklı yazan Ahmed Uşaklı




    “Kardeşlerime ihtar ediyorum ki:

    Bu küçük mektubları hususî bir surette, hususî bazı kardeşlerime yazmıştım. Büyük mektublar meydana çıktıktan sonra, küçükler de umumun nazarına gösterilmesi lâzımgeldi. Halbuki tanzimsiz, müşevveş bir surette idiler. ONLAR NE HAL İLE YAZILMIŞ İSE, ÖYLE KALMASI LÂZIM GELİYORDU. SONRADAN TASHİH VE TANZİM ETMEYE ME'ZUN DEĞİLİZ! İşte bu Onbirinci Mektub, perişan bir surette, birbirinden çok uzak dört mes'eleden ibarettir. Hem müşevveş, hem perişandır. Fakat şâirlerin ve ehl-i aşkın, zülf-ü perişanı sevdikleri ve istihsan ettikleri nev'inden, bu mektub da -zülf-ü perişan tarzında- soğuk tasannu' karışmadan, hararet ve halâvet-i asliyesini muhafaza etmek niyetiyle kendi halinde bırakılmış.”

    (Mektubat, Fihriste-i Mektûbat; 488.Shf )

    --------------

    “KUR'ANIN BİR NEVİ TEFSİRİ OLAN SÖZLER'DEKİ HÜNER VE ZARAFET VE MEZİYET KİMSENİN DEĞİL; BELKİ MUNTAZAM, GÜZEL HAKAİK-I KUR'ANİYENİN MÜBAREK KÂMETLERİNE YAKIŞACAK MEVZUN, MUNTAZAM ÜSLÛB LİBASLARI, KİMSENİN İHTİYAR VE ŞUURUYLA BİÇİLMEZ VE KESİLMEZ; BELKİ ONLARIN VÜCUDUDUR Kİ, ÖYLE İSTER VE BİR DEST-İ GAYBÎDİR Kİ, O KAMETE GÖRE KESER, BİÇER, GİYDİRİR. BİZ İSE İÇİNDE BİR TERCÜMAN, BİR HİZMETKÂRIZ. ”
    (Mektubat sh:383)

    -------------------

    « Her mü'mine bilmesi lâzım olan mücmel manaları, yani muhtasar bir meali ise, en âmî bir adam dahi çabuk öğrenir. Bütün ömrünü İslâmiyetle geçiren ve kafasını binler malayaniyat ile dolduran adamlar, bir-iki haftada hayat-ı ebediyesinin anahtarı olan şu kelimat-ı mübarekenin meâl-i icmalîsini öğrenmemesine nasıl mazur olabilirler, nasıl müslüman olurlar, nasıl "akıllı adam" denilirler? Ve öyle heriflerin tenbelliklerinin hatırı için, o nur menba'larının mahfazalarını bozmak kâr-ı akıl değildir!.. »
    (Mektubat sh:341)
    ---------------------------



    Mektubat ( 426 )

    Cumartesi, 11 Şubat 2012 14:28
  • Yorum Bağlantısı Ahmed Uşaklı yazan Ahmed Uşaklı

    2012 Yılında Bediüzzaman Hazretlerinin hayatta olan talebeleri tarafından sadeleştirme ile akalı yayınlanan bildiridir:

    Risale-i Nur’un sadeleştirilmesi adı altında girişilen tahrifat teşebbüslerinin son olarak “sadeleştirilmiş Lem’alar” şeklinde almış olduğu merhaleler üzerine, Risale-i Nur Müellifi Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin talebeleri olarak aşağıdaki hususları umumî efkâra duyurmayı vazife biliyoruz:
    1.Aziz Üstadımız hayatta iken de Risale-i Nur’un dili üzerinde bazı tasarruflar yapılması istikametinde teklif ve teşebbüsler olmuş; fakat Üstadımız Risalelerin lisanıyla oynamaya ve onu değiştirmeye hiçbir surette izin vermemiş, bu tür teklif ve teşebbüsleri kat’î bir surette reddetmiştir. Bu husus bütün Nur talebeleri tarafından gayet iyi bilinen bir hakikattir. Daha evvelki açıklamalarımızda bu hususla alâkalı olarak kâfi miktarda misal zikrettiğimizden, geçmiş beyanlarımızla iktifa ediyoruz. Arzu edenler, bu hususta, 1990 yılında neşrettiğimiz uzun mektuba müracaat edebilirler.
    2. Bizzat Üstad Hazretlerinin dersinde ve hizmetinde bulunan, onun tarafından neşriyat hizmetleriyle vazifelendirilen ve kendisinin dâr-ı bekaya irtihalinden sonra da Nur’un her türlü hizmetinin mes’uliyetini bizzat Üstadın vasiyetiyle üstlenmiş bulunan talebeleri olarak bizler de, aramızda hiçbir ihtilâf olmaksızın, tam bir ittifak ve icmâ’ ile, Üstadımızın bu husustaki hassasiyetine her ne pahasına olursa olsun riayet edilmesi gerektiğine inanıyor ve bu husustaki azmimizi ifade ediyoruz.
    3.Herhangi bir edip veya sanatkârın sıradan bir eseri üzerinde dahi sahibinin rızası hilâfına tasarrufta bulunmak en büyük bir saygısızlık telâkki edilirken, insanlık âlemine Risale-i Nur Külliyatı gibi, ihtivâ ettiği hakikatler kadar fevkalâde üslûbuyla da mümtaz bir eseri armağan etmiş bulunan Bediüzzaman Hazretleri gibi bir müfessir, müceddid ve mütefekkirin eserleri üzerinde kalem oynatmak ne mânâya gelir, kıyas edilsin!
    4.Şimdiye kadar sadeleştirme adı altında yapılan teşebbüslerin nasıl netice verdiği meydandadır. Bunun en son nümunesinde ise, sadece kelimeleri değiştirilmekle kalmamış, bir de Üstadın cümlelerine, ifade ve üslûbuna da müdahale edilmiş ve bunun neticesinde, ortaya, ruhu çekilmiş bir ceset mesabesinde, donuk, cansız, zevksiz bir metin çıkmıştır. Mehmed Akif gibi büyük bir edip ve şaire “Victor Hugo’lar, Shakespeare’ler onun ancak talebesi olabilir” dedirten Bediüzzaman gibi bir zâtın metinleri üzerinde böyle fütursuzca kalem oynatan kimselerin bu densizliklerini hayret ve ibretle seyrediyor ve bu cür’eti nereden ve kimlerden aldıklarını merak ediyoruz.
    5.Bu çeşit teşebbüslere bahane teşkil eden “Risale-i Nur’ların anlaşılmadığı” iddiasını kabul etmek de mümkün değildir. Eğer bu iddia doğru olsaydı, Risale-i Nur’lar, telifinden bu yana bir asra yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, hâlâ bu kadar çok satılmaya ve milyonlarca insan tarafından tekrar tekrar okunmaya devam etmezdi. Halbuki bugün kimi yetkili, kimi de yetkisiz olarak en az bir düzine yayınevi Risale-i Nur’ları neşretmeye devam etmektedir. Dünyada başka hiçbir eserin mazhar olmadığı böyle bir rağbete Risale-i Nur’u eriştiren şey, onun anlaşılmaz oluşu mudur?
    6.Risale-i Nur’un diline en uzak zannedilen gençlik arasında ise, bu eserlere karşı iştiyak her geçen gün artmakta, yurdun dört bir tarafında orta öğrenim ve üniversite gençlerinden niceleri kendilerini Nurların kucağına atmaktadırlar. Onlar bir yandan Risale-i Nur’u daha iyi anlamak için onun harikulâde lisanına vâkıf olmaya çalışırken, bir yandan da Risaleleri tercümelerinden tanıyan başka milletlere mensup insanlardan birçoğu, bu eserleri orijinal diliyle okumak için Türkçe öğrenmektedir.
    7.Bugün konuşulan dil ile Risale-i Nur’un dili arasında bir mesafe olduğu muhakkaktır. Ancak buna sebep Risale-i Nur’un dilinin ağırlığı olmadığı gibi, bunun çaresi de Risale-i Nur’u bugün konuşulan dilin seviyesine indirmek değildir. Çünkü Risale-i Nur, bir asra yakın zamandan beri vicdan-ı umumînin bozulmasına yol açacak derecede tahribata uğrayan şeâir-i İslâmiyeyi tamir etmek ve yeni yetişen nesillere unutturulan hakaik-ı İlâhiyeyi ve mukaddes kelimeleri tekrar bu milletin hafızasına yerleştirmekle vazifelidir ve bu vazifesini de kendisine has lisanı ile yerine getirmekte, ilim ve irfan hayatımızdan dışlanmış bulunan mefhumları tekrar milletimize kazandırmaya çalışmaktadır. Hangi suretle ve niyetle olursa olsun onun lisanıyla oynamanın, Risale-i Nur’u bu kudsî vazifesinden alıkoymaya teşebbüs mânâsına geleceğini, her vicdan sahibi takdir edecektir.
    8.Bugün geldikleri yeri ve milletimizin gözünde eriştikleri mevkii Risale-i Nur’a borçlu olanlar, Hazret-i Bediüzzaman’ın hatırasına hürmet göstermek hususunda herkesten fazla hassasiyet sahibi olması icap eden kimselerdir. Muazzez Üstadımızın “Ben bile kalem karıştıramıyorum” dediği metinlere müdahale etmek veya ettirmek, kadirşinas insanların velînimetlerine karşı şükran borcunu ödemek için ihtiyar edecekleri bir yol olmasa gerektir. Böyle teşebbüslere tevessül eden, müsamaha gösteren, destek olan veya meyil duyan kimselerin, iç âlemlerinde derin bir muhasebeye girişerek Üstadımızın şu beyanları karşısında kendi nefislerini yoklamaları, herkesten evvel kendi menfaatlerine olacaktır:
    “Bir şey daha kaldı, en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında, bir enaniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enaniyetlidir. Çabuk enaniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da; nefsi, o ilmî enaniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu halde; nefsi ise, enaniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adavet besler gibi, Sözler’in kıymetlerinin tenzilini arzu eder, tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın.”
    9.Muazzez Üstadımızın hizmetinde bulunan talebeleri olarak şu hususun kat’iyetle bilinmesini istiyoruz ki, Risale-i Nur yağmalanacak sahipsiz bir mal değildir; bu eserleri hedef alan her türlü tahrifat teşebbüslerine karşı, biz, Üstadımız tarafımızdan omuzumuza yüklenmiş bulunan vazifeyi, kimsenin hatırına bakmadan ve zerre kadar tereddüt göstermeden yerine getireceğiz. Hangi niyetle olursa olsun böyle teşebbüslere tevessül edenler, bu hareketlerinin Risale-i Nur’a, Müellifine ve talebelerine karşı alenen ve fütursuzca meydan okumak mânâsına geldiğini idrak etmeli, böyle bir meydan okuyuşun nasıl bir âkıbeti dâvet edeceğini düşünmeli ve eğer insaf ve idrak sahibi iseler, derhal yanlışlarından dönerek tövbe etmelidirler.
    Risale-i Nur Müellifi Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin hizmetinde bulunan talebeleri
    Mustafa Sungur, Hüsnü Bayram, Abdullah Yeğin, Said Özdemir, Ahmet Aytimur, Salih Özcan, Abdülkadir Badıllı ve Mehmet Fırıncı

    Cumartesi, 11 Şubat 2012 14:26
  • Yorum Bağlantısı musaid okur yazan musaid okur

    Muhterem üstadımız zamanında yaşasaydınız, üstadımıza rağmen, latin harflerle basılmasına da karşı çıkardınız eminim...

    Üstadı hiç anlayamamışsınız. Saygılarımla.

    Cumartesi, 11 Şubat 2012 09:18
  • Yorum Bağlantısı İsmail Kartal yazan İsmail Kartal

    Öncelikle yazarı tebrik ediyorum. Uslubunuda kendi tanıdığım kadarıyla hafif bulduğumu belirtmek isterim. Kardeşim bu çalışmada gaye nedir. Nurların daha geniş kitlelere ulaşması ve anlaşılması mı? O zaman Nurlardan müterakip anayasaya uyacak, Üstadın ruhunu incitmeyeceksiniz. Nurlarda böyle bir faaliyete cevaz var mı.

    Türçe ibadet savunucularıda& Kur'anın 'anlaşılması' gayretindeler. Bu tecavüzde İyi niyet falan aranamaz, olamazda. Namusu hizmet ve nurlar bunu kaldırmaz.

    Çok net söyleyim Mehdi-i Azam Üstadın mucize-i maneviye dediği talebesi olduğunu söylediği Nurlardan Lem'alar bu bu 'Kezzabların' yorumuna hasrolacak..

    Anladığını yazıyorsun imzanı at. Hırsızlık yapma.

    selametle

    Perşembe, 09 Şubat 2012 13:24
  • Yorum Bağlantısı Adem Kılıç yazan Adem Kılıç

    Görebildiğim kadarıyla burada bir tenkit yok, sadece şunun yerine şu olsaydı gibi münakaşaya açık yorumlar var. Ben de sadeleştirmeye karşıyım ama bu üslup sadeleştirmeyi müdafaa edenleri haklı çıkarıyor ne yazık ki.
    Selam ile...

    Perşembe, 09 Şubat 2012 06:09
  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım