Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Etikete göre gösterilen ögeler: nurculuk
Cuma, 22 Eylül 2017 18:04

Kavgadan Nefret Ederim Ama!..

Benim adım, “Hüseyin Yılmaz” diye başlamak istemezdim, ama sahiden öyle; müstear bir ismim yok. Sizler gibi ben-i Âdemim, ebede namzed fâni bir mahlûk yâni.

Arkamda ordular yok, sırtımı yaslayabileceğim geniş bir çevrem de. Yarın başıma bir iş gelecek olsa, değil bir milletvekili, bir belde belediye başkanını bile tanımam ki, imdad etsin.

Zengin bir insan da değilim. Rızkı veren Allah’dır, inancıyla bugünü yarına bağlayacak bir çorba parası kazanmak için alın teri döküyorum. Vakıf falan değilim, herhangi bir yerden tâyinat da almıyorum.
Yayınlandığı yer Önce Kelam

Kadir Mısıroğlu’nun Bediüzzaman hakkındaki en vahîm, en insafsızca iddiası; onun Sultan Reşad’ın Van Üniversitesi için tahsis ettiği 40.000 Reşad altınına el koyup hayatını o altınlarla idame etmesidir!


Bu para üniversite için tahsis edilmiş, fakat Birinci Dünya Savaşı sebebiyle buna imkân kalmadığından Bediüzzaman, kendisine teslim edilen bu paranın üzerine oturmuş, hayatı boyunca da kemâl-i âfiyetle yemiştir!


Bir kaç çeşidi bulunan Reşad altınlarının en küçüğünden hareketle bu tahsisatın büyüklüğünü anlamaya çalışmakta fayda var. Bu 40.000 altının yaklaşık ağırlığı 300 kg. Para cinsinden bugünkü değeri ise yaklaşık olarak 40.000.000 TL. Yanlış okumadınız: Kırk milyon lira...


Şimdi yüksek sesle düşünüp konuşmaya başlayalım:


1-         300 Kg ağırlığındaki bu altınlar Bediüzaman’a İstanbul’da mı yoksa üniversitenin yapılacağı Van’da mı teslim edilmiş? Para Van’da kullanılacağına göre, kuvvetli ihtimal, bu paranın Van’da teslim edildiğidir. Devrin şartları göz önünde bulundurulacak olursa, bu paranın en iyi ihtimal ile trenle sevkinin yapıldığına hükmetmek gerekir. Herhangi bir yük olmadığına görü, yine akla yatkındır ki, bu altın yükü devletin emniyet güçlerinin zimmet ve koruması altında yapılmıştır.


Dünyanın en büyük arşivci devleti olup neredeyse ayağı kırık keçisinin veterinerlik kayıdlarını bile tutan Osmanlı’nın bu devir-teslim işini kayıdsız kuyudsuz yapmış olması beklenemez, değil mi? Mutlaka bir değil, bir kaç kayda Osmanlı arşiv ve defterlerinde rastlamak gerekir. El ve ayağının uzunluğuna, deryalar kadar geniş derin tarih bilgisine rağmen tarihçimizin yapacağı en kolay isbat, bu evraklardan bir ikisini ibraz etmekdir. Yok, şöhretli tarihçimizin böyle bir derdi yok, oralı bile olmuyor. Neyse, şimdilik işin bu kısmını geçelim, ama tekrar bir dönüşümüz olacak!


2-         Bediüzzaman, çıkan savaşa Gönüllü Alay Komutanı olarak iştirak eder. Talebelerinin kahir ekseriyeti şehit düştükten sonra kendisi de Ruslara esir düşer. 1917 Bolşevik İhtilâli’nin sebebiyet verdiği kargaşadan istifadeyle firar edip İstanrbul’a geri döner. İki satırla hulasasına çalıştığımız bu hercümerc devri yaklaşık olarak 5 yıl kadardır. Van, Rus istilâsı görmüş, Ermenilerce yakılıp yıkılmıştır.  Sahi bu kıyamet yıllarında kendisi de esir düşmüşken Bediüzzaman’ın 40. 000 altını neredeydi? Kime teslim etmişti? Nereye gömmüştü? Bu soruların da makul bir cevabı yok ama işin bu tarafı da Kadir Beyin zihni için hiçbir şey ifâde etmiyor!


3-         Diyelim ki, nihayetinde Bediüzzaman, bin bir güçlükle muhafazasına çalıştığı altınlarına 1923’ün başlarında döndüğü Van’da bir daha kavuşmuş olup, Şeyh Said kıyamı sebebiyle sürgün edileceği 1926’ya kadar da altınlarının verdiği huzur içinde bir kaç yıl yaşamış olsun!.. Yahu ne yaşaması? O yılların şartlarında yaşanacak ne vardı ki? Üstelik sürgün edilmek üzere derdest edildiğinde Erek Dağında, Zernabat Suyunun yanı başındaki eski kilise harabelerinde inzivadadır. Bileği merhum Van Müftüsü Şeyh Maksud ile birlikte kelepçelenip hayatının bundan sonra son nefesine kadar devam edecek olan sürgün ve zindanları için sevkedildiğinde, bırakın 300 kg Reşat Altınını, iki kıyye yiyeceği bile taşıyacak durumda değildir. Bu paradan kendisini sürgüne gönderen ve devlet idaresinde acze düşen Ankara muktedirlerinin haberdar olmamasının imkânı var mı? Bu parayı Bediüzzaman’a hiç bırakırlar mı? Bulmak için çırpınıp durmaz, işkenceler altında Bediüzzaman’ın hayatını bitirmezler miydi? Kadir Beyin zihnini bu abes(!) sualler de meşgul etmiyor, maalesef!


4-         Diyelim ki, Ankara, sağır ve kördü. Hiçbir şekilde böylesi büyük bir paranın varlığına dair hiçbir bilgiye sahib değildi. Dedikodusunu bile duymamıştı. Peki Burdur’da başlayıp son nefesine kadar hayatı tarassud altında, sürgünlerde ve hapishanelerde geçen; çoğu zaman evinin yakınlarında uçan kuşların bile takibe alındığı bu rezil ve alçakça hayat şartlarına mahkum edilen Bediüzzaman, bu paraları Barla’ya, Kastamonu’ya, Emirdağı’na, Isparta ve diğerlerine nasıl taşıdı, nasıl gizledi, nasıl muhafaza etti? Bunlar da şöhretli tarihçimizin hiç bir şekilde kafa yormadığı hususlardır. Geçiniz...


5-          Neredeyse aç yaşadığı, hiçbir masraf yapmadığı, sırtında yetmiş yamalı bir cübbe ile yıllarını geçiren Bediüzzaman, bu paraları ne yaptı? Hayat tarzına bakarsanız üç beş altınını bile harcamış olmasına imkân yok. Molier’in cimrisinden daha cimri olduğu kesin. Takva falan demeyin, ömrünü haram altınlarla geçirenin takvası olmaz. Evet basbayağı dünyanın en cimri adamı olmalı... Peki ne oldu bu paralara? Kadir Beye sorarsanız, Paralar Husrev Altınbaşak’a kalmış, o ve yanındakiler de bu para ile bugünkü Hayrat Vakfı’nı kurmuşlar.


Husrev Abi, hiç şübhesiz Hz. Üstad’in en mühim talebelerinden bir zât. Fakat Bütün Nur talebeleri bilirler ki, Hatt-ı Kur’an’ı muhafaza meselesinde üstadıyla bile ters düşmüş, daha Bediüzzaman hayatta iken yolunu ayırmıştır. Bu bahse girecek değilim ama şunu ifade etmek için mecbur kaldım: Bediüzzaman bu paraları talebelerinden birisine teslim edecekse o günün şartlarında Husrev Abiye son sıra bile düşmezdi. Ya çok daha önceden kendisinde hiçbir hak dâvâ edecek şekilde bırakmış olması lâzım, ya da hikâye işte... Neyse, diyelim ki doğru olsun, bu göz kamaştırıcı servet Husrev Abiye kalmış olsun. İyi de, Hayrat vakfının yıllardan beri devam eden akarına rağmen, bu günkü değeri bile bu paranın onda biri yoktur. Varsa, idarecileri cevab verebilirler... Hiç şübhesiz işin bu tarafı da tarihçimizi alâkadar etmiyor.


6-         Bu çerçeve de bilmecburiye, Kadir Mısıroğlu’nun iddiası istikametinde bir değerlendirme de Bediüzzaman için yapmaya mecburuz. Herkes gibi fakir de, Bediüzzaman’ı, ömrünü mukaddesat, ümmet, vatan ve millet uğrunda fedâ etmiş; hayatı bu istikamette yürümek istediği için çile ve ızdırablarla cehenneme çevrilmiş; buna rağmen bin yıllık İslâm fetretini bitirebilecek -Kur’an’ın en parlak bir tefsiri olan- Risâle-i Nur Külliyatını telif etmiş, Nurculuk hareketi ile İslâmî hayatın ihyasına çalışmış, milyonlarca insanın imanlarının kurtulmasına vesile olmuş büyük bir şahsiyet, bir mü’min ve Müslimdir.


Yazık ki; Kadir Bey, hayır, diyor! Ya? Tarihçimize göre Bediüzzaman, devletin kamu faydasına, kamu malından bir üniversite kurmak için kendisine teslim ettiği 40.000 altını ömrü boyunca zıkkımlanmış, emanete hıyanet etmiş bir hain ve alçak bir mücrimdir! Herhangi bir vicdan, herhangi bir şuurun kabul edebileceği bir şey mi bu haysiyetsizce, bu rezil iftira? Kadir Bey, ya bu iddia için nedâmet gösterip ömrünün bundan sonrasını tövbe istiğfarla geçirmeli, ya da en yakın bir ruh hastalıkları hastahanesine yatmayı kabul etmelidir...


7-         Mücrim ve hain sadece Bediüzzaman mı? Bu garib iftirayı kendisine Eskişehir hapishanesinde anlattığını söylediği Husrev Abi de en az Bediüzzaman kadar emanete hıyanet etmiş bir hain, bir mücrim durumuna düşmüyor mu? Tuhaf olan şu: Nemika Sultan ziyaretinde tek ve ölü bir şahide istinad eden Kadir Bey, bu dehşetli iftirada da aynı şeyi yapıyor. Tek şahidi var: Husrev Altınbaşak. Maalesef o da yaşamıyor. Başka şahit? Yok... Peki niçin sadece sana, niçin başka hiç kimseye? Hem ne münasebetle, niçin hapishane koğuş veya hücresinde sadece ikiniz varsınız? Maalesef, Kadir Bey bu suallerin cevabını vermeye de tenezzül etmiyor...


8-         Peki hakikat ne? Kaynaklarda teferruatları ile kayıtlı, defalarca araştırmalara mevzu teşkil etmiş hadisenin hülâsası çok kısa:  Bediüzzaman Sultan Abdulhamid’in iktidarından beri Van’da Medresetüzzehra adıyla bir Üniversitenin kurulması için uğraşmaktadır. Merhum Sultan Reşad bu üniversitenin kurulması için 19.000 altın tahsisat emri verir. Bunun sadece 1000 altını 1913’de temel atma merasiminde kullanılmak üzere Van Valiliğinin emrine gönderilir. Pek tabiî büyük devlet olmanın gereği olarak da bu bin altının kaydı arşivlerdeki yerini alır.  Bu vesikayı da Müfid Yüksel kardeşimiz arşivlerden çıkarıp neşretti. Risalehaber’in arşivlerinde de bulabilirsiniz.


Hulâsa-i kelâm, seksen küsur yaşına gelmiş, bir çok hususta takdirlere mazhar olmuş, benim de bilhassa Kamal Atatürk ve icraatlarına karşı gösterdiği direnç sebebiyle duacısı olduğum Kadir Mısıroğlu, bu dehşetli vebal ile âhirete gitmeyi göze almamalı, sebebi ne olursa olsun içine düştüğü bu vartadan kurtulmak için nedâmet gösterip, kendisine çok da yakışacağını düşündüğüm gür bir sada ile Bediüzzaman, Nur Talebeleri ve bütün Müslümanlardan özür dileyip helallik istemelidir...

Yayınlandığı yer Önce Kelam

Kadir Mısıroğlu, neslimin efsâne isimlerindendir. Kamal Atatürk ve Cumhuriyet târihine dair tenkidleri sebebiyle, gönül dünyamızın fâtihlerinden bir isim. Gözü pek, sözünü esirgemeyen, cesur ve gayretli bir şahsiyet. Öne çıkmış hemen her insan gibi, en zayıf tarafı, kendisinde hissettiği emniyet-i nefs!.. Bu zayıf taraf, bir taraftan mücadeleci ruhunu kamçılarken, öbür taraftan kendisinden daha büyükleri anlayıp takdir etmesinde sıkıntıya düşürüyor...


Şahsım itibariyle, Kamal Atatürk’ün mahiyetinin anlaşılıp daha rahat konuşulması noktasından cesaretiyle açtığı çığır sebebiyle, hürmet ve muhabbetimi muhafaza etmekte sebat ediyorum, edeceğim de. Hataları yok mu? Hangimizde yok ki?.. Beşeriz! Hata ve kusurlar, beşeriyet muktezasıdır. Bu umumî çerçevede Mısıroğlu’nun da hataları olabilir.


Yayınlandığı yer Önce Kelam
Çarşamba, 19 Temmuz 2017 10:18

Dilipak Ne Dediğinin Şuurunda mı?

Kaynağından içmediğiniz hiç bir su hakkında bildikleriniz, hakikati ifade etmeyecektir. Zirâ kaynağından uzaklaştıkça her su bir parça bulanıp, bir parça kirlenir. Fışkırdığı kayalıktan billur şakırtılarla hayat saçan su, döküldüğü uzak denize karıştığı noktada bulanık ve kirlenmiş olabilir.

Bu kevnî hüküm, mânevî, ictimâî ve siyâsî meselelerde de câridir. Hattâ dinler için de öyle... İlâhî kaynaktan “hak” olarak nüzûl eden muharref Hırıstiyanlık ve Yahudilik, bugün sebeb-i necâd ve Cennet değil, sebebi helâket ve Cehennemdir. Şimdi bu durumda haşa sümme Allah’ı mı suçlayacağız, ululemr Peygamberlerini mi?

Yayınlandığı yer Önce Kelam
Çarşamba, 12 Temmuz 2017 20:33

Risâle-i Nur’da Tahrifat Var mı?

Suale; evet veya hayır diye kestirme bir cevab vermek kırk yıllık bir tartışmanın devamına hizmetten başka bir şeye yaramaz. Evet de, hayır da delil, isbat ve iknaa bina edilmeli; yakışıksız bir tarafgir hissiyatına değil.

Fakir, kırk küsur yıldır Nurları heceliyor. Künhüne vâkıf olduğumu iddia edecek değilim, ama iyi bir âşinalığımın olduğunu söyleyebilirim. Bediüzzaman’ın muradı nedir, ifâde ona aid mi, değil mi; aşağı yukarı kestirebilirim.

Şu kadarını gönül rahatlığı ile ifâde etmek isterim ki, tahrifattır denen hususların tamamı bir araya getirilse külliyatın binden birine tekâbül etmez. Üstelik de tahrifat iddialarına mevzu teşkil eden bahisler, iman ve Kur’an dâvâsının esasatına değil, içtimâî, siyasî ve târihî bir takım meselelere bakan bahisler.

Yayınlandığı yer Önce Kelam
Perşembe, 06 Temmuz 2017 07:22

Sıddık Hoca Diye Biri!

İsmini ilk duyduğumda sanırım henüz lise talebesiydim. Şöhreti Adıyaman kadar ulaşmıştı. Ne var ki, Nurculuğu ile birlikte bu şöhrete garib bir Kürtçülük iddiası da eşlik ediyordu. İşin tuhafı, bu ürkütücü iddiayı kendi aralarında seslendirenler de Nurculardı.


Yıllar sonra onunla bir ahbabın tavassutu ile bir dost evinde tanıştığımda daha genç bir gazeteci idim. Merhum İzzeddin Yıldırım ile misafir bulunduğu bir ahbabın evine dâvet edilmiştim. Kalabalık bir ders, bir sohbet olacağını düşünürken, iki onlar, iki biz, bir de ev sahibi ile beş kişi olduğumuzu farkettiğimde bu ziyaretin biraz da merkrezinde olduğumu ancak anlamıştım.


Yayınlandığı yer Önce Kelam


Geçtiğimiz günlerde, İsmet Özel’in bir konuşmasında Risâle-i Nurlara hakaret ettiği, “İsmet Özel’den Risâle-i Nur’a hakaret” başlığıyla Risalehaber sitesinde dikkatimi çekti.


Fakir, kırk yıldır Nurları heceleyen biri... Nurculuk, en sıradan ferdi olmakla iftihar ettiği cihanşümul İslâm dâvâsı. Bediüzzaman’ın da, eserlerinin de, şâkirdlerinin de yegâne kıymetleri; İslâmiyet’in inkişaf ve ihyâsına yaptıkları büyük hizmet.


Özel’in haber metninde yer alan , “...ben öteden beri Risale-i Nur okuyan insanlara hayret etmişimdir. Bu kadar kötü bir Türkçeye tahammül ediyorlarsa insanlar, demek ki hiçbir şey anlamamayı peşin olarak kabul etmişler demektir.” ifâdeleri, muharrire başlığı ilhâm etmiş.


Bu ifâdelerde hakaret var mı, yahut şâirin maksadı hakaret etmek midir; ayrı mesele. Mevzua bir kaç twitter mesajı ile müdahil olmamın asıl sebebi, bu tenkîdin Özel’den gelmiş olması. Zirâ, itiraf etmeliyim ki, ruh ve düşünce dünyasında kıymetli bir şeylerin olabileceğine iihtimâl verdiğim İsmet Özel’e ulşmama mâni teşkil eden büyük uçurum; dilinin kötü olması değil, bir dilinin olmaması. Yamalı bohça, demeye şâyân kelime ve “tilcik” harmanı, kötü mü kötü bir dil. İsbatına kendimi mecbur hissettiğim bu dâvâyı izâh için okuma külfetine katlandığım makâle de aramızdaki uçurumu doldurmanın mümkün olmadığını, kat’iyetle gösteriyor.


Özel’in makâlesini tenkîdden önce, Üstad ve Risâle-i Nurlara dâir bir kaç husûsu ifâde etmek isterim.


Öncelikle bilinmesi gerekir ki, Bediüzzaman, Risâle-i Nur ve şâkirdlerinin mümeyyiz kıymetleri: İslâmiyet’e yaptıkları muhteşem hizmet, Kur’an ve Sünnet’in ihyası için gösterdikleri büyük gayrettir. Kur’an ve İslâmiyet’e istinadlarını çekip alırsanız yıkılır, ademe inkılâb ederler. Hakikî kıymet, Kur’an ve Sünnet’indir.


Sonra; Risâle-i Nur da, Üstad da, talebeleri de tenkîdden muaf değiller, edilebilirler. Fakat bu imkân, tenkîd edecek haklı bir şey bulmanızla vücûd bulabilir. Nefsü’l emir itibariyle her insanın bir katl yapması mümkündür. Fakat bu mümkünden hareketle, iihtimâli kat’i sayıp hiç bir insanı cinâyet isnadıyla muhakeme edemez, cezâ ile hapishâneye tıkamazsınız. Tıksanız, zulüm olur. Üstelik de bu mantıkla içeriye alınmayacak tek bir âdem kalmaz; nefsiniz de hükmün istisnası değildir.


Demek mümkünle, hükmedebilmeniz için, vâki olması iktizâ eder. Risâle-i Nur külliyatı herkesin tenkîd ve itirazlarına açıktır. Fakat bu tenkîd ve itirazlar, hak nâmına, hakikati ortaya koyma cehdiyle olmalı. Tahkir veya büyükleri hedef almış zayıf tenkîdlerin alaca karanlığında büyük addolunmak kasdıyla olmamalı.


Şayet Nurlar’ın dilinde, dil ölçüleri içinde “kötü” bir şey varsa, elbet de ifâde edilebilir. Herkes gibi, Özel’in de buna hakkı var. Ancak, tenkîd ettiğiniz husus, sizde çok daha büyük bir kusur olarak mevcûdsa, en azından bu tenkîdin size düşmediğini bileceksiniz. Şöhretli şâirimiz de bunu bilmeliydi.


Özel’in makâlesine gelince... Makâle, “İslâmcılığın eleştirisi” başlığıyla sahneye buyur edilmiş. “Tenkîd” gibi soyu-sopu, tarihçesi ve irfânımızdaki köklü yeri belli bir mefhum yerine “eleştiri” gibi ne idüğü mechûl bir “tilcik”i bayraklaştırarak söze başlayan sevgili şâirimiz, şöyle devam ediyor:

“Osmanlı Devleti''nin yıkılışını geciktirmek ve mümkünse önlemek gayesiyle ortaya atılan görüşlerden sadece biri olan ve Türkiye''de cumhuriyet ilân edildikten sonra yegâne "dissident" (İngiliz dilindeki bu kelimeyi Türkçeye tercüme etmek gerektiğinde "muhalif" kelimesini kullanmaktan başka çaremiz yok.) unsura izafeten zikredilen İslâmcılık dibe vurmaktan sıkça söz edildiği bu günlerde ne durumdadır?”


A güzel insan!.. İngilizce irfânınızdan haber veren “dissident” kelimesini Türkçeye “muhalif” diye tercüme lütfunda bulunduktan sonra “unsur” olarak vasıflandırıyorsunuz. Biraz lugât karıştırsaydınız, doğru ifâdenin “unsur” değil, “mefhum” olduğunu elbet de anlayabilirdiniz. Devam ediyoruz: “...unsura izafeten zikredilen İslâmcılık dibe vurmaktan sıkça söz edildiği bu günlerde ne durumdadır?” Bunun doğru bir ifâde olduğundan emin misiniz? “İslamcılık dibe vurmak” ne demek?


İfâde, iki şekilde doğru olabilirdi: Ya, “İslâmcılığın dibe vurduğundan sıkça söz edildiği...”; ya da ille de sizin kalıbınızı kullanmak gerekecekse, “unsura izafeten zikredilen İslâmcılık -dibe vurmaktan sıkça söz edildiği bu günlerde- ne durumdadır?”


Sonra, İslâmcılığın dibe vurduğunu, kim söylüyor? Bir düşünce adamı, belli iddiaları olan bir dâvâ adamı olarak, neden karanlıklara kılıç sallıyorsunuz? Bu haltı işleyen sefiller veya bu hakikati haykıran kahramanlar kimler? Bilmeye hakkımız yok mu?..


Şâirimiz devam ediyor:


“İslâmcılık havada asılı kalmış bir isimse, acaba ona bir gövde temin edilebilir mi?” Allah Allah! Doğru mu okudum diye bir daha bakıyorum. Evet, böyle söylüyor Türk şiirinin iddialı ismi.


Mirim, “İslâmcılık”a bir gövde arıyorsanız, “İslamcılık” “isim” değil “baş” olarak ifâde edilmeli, değil miydi? Anlaşılmıyorsa, az bir tashihle cümlenin doğrusunu yazalım mı?


“İslâmcılık havada asılı kalmış bir ‘baş ise’, acaba ona bir gövde temin edilebilir mi?”


Belki de muradınız şöyle daha doğru ifâde edilebilirdi:


“İslâmcılık havada asılı kalmış bir mefhum ise, acaba ona bir muhteva temin edilebilir mi?” Cümlenizi bütünüyle tard etmeden maksadınız ancak bu kadar ifâde edilebilir. Daha iyi ifâdeler çok tabiî, ama geçelim. Zirâ, daha çok işimiz var...


“İslâmcılık havada asılı kalmış bir isimse, acaba ona bir gövde temin edilebilir mi? Tam tersine ortaya bir biçimde varlığı inkâr edilemeyen bir gövde, bir gerçeklik ortaya çıkmış ve kendisine hâlâ bir ad yakıştırılamamışsa, buna İslâmcılık demek ne bakımdan uygun olur? Hangi gerçekliktir ki biz ona İslâmcılık dediğimiz zaman başkaları da onu ismiyle müsemma diye karşılaya?”


Ne diyeyim sevgili İsmet? Neresinden başlayayım, neresini düzelteyim? Suali yanlışın üstüne kurunca, ister istemez cevaba da yanlışla devam etmişsin: İsim-gövde...


“...buna İslâmcılık demek ne bakımdan uygun olur?” Bu nasıl bir soru, Allah’ını seversen? “buna İslâmcılık demek, hangi bakımdan uygun olur?” demek çok mu zordu? Sâkin olmalıyız, beterin beteri var. İşte:


“Hangi gerçekliktir ki biz ona İslâmcılık dediğimiz zaman başkaları da onu ismiyle müsemma diye karşılaya?”


Sol’un dil tahribkârlığını mahallemize ithâle mecbur musun kuzum? “Gerçeklik” ne demek? Bu ne zevksizlik, bu ne fütûrsuzluk? “Hakîkat-i hâl”, “vâki hâl” gibi irfânımıza mal olmuş kelimelere bu kadar mı ecnebisiniz? Hadi bu mûsikîsiz, ruhsuz o “tilcik”i kullandınız, peki bir kaç kelime sonra sahneye buyurduğunuz “müsemma”ya ne diyeceğiz? Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu, demezler mi? Bir dil bu kadar mı Serâ ile Süreyya arasında saat rakkası gibi gidip gelir?


Biraz cümlenin başına dönelim mi? “Biz” zamirinin bu cümlede bir yerinin olmadığı, ilk mektebde Türkçe heceleyen talebe için bile bedihî iken, nasıl mechûlünüz olmuş? Anlaşılabilir şey mi bu? “Dediğimiz” zaten “biz”i ifâde etmiyor mu?


Ya tımarhaneden az önce fırlamış hasta gibi cümlenin sonuna oturduğunuz “karşılaya”yı nasıl karşılayacağız? Doğrusu elbet de, “karşılasın” olacaktı sevgili şâir.


Aziz şâirim! “Nurlar’ın Türkçesi kötü”, demişsiniz ya... Bu ifâde fakiri kızdırdığı için, haddini aşıp size “sosyal medya”dan bir kaç bir şey söylemişti ya!.. Emin olunuz, sizi daha çok üzmemek, sevenlerinizin gözünden de düşürmemek için, bir daha siz konuşmadıkça konuşmayacaktım. Fakat maalesef, sizi çok sevenler, buna râzı olmadılar. Gerek sosyal medyadan şahsıma tevcih ettikleri tahkirler, gerek düşüncelerimin neşredildiği sitelere gelen yorum ve itirazlar bardağı bardağı çabuk doldurdu.


Bir de bu sabah namazını edâ ettikten sonra, bir dostun dikkatime takdim ettiği bir akademisyenin -sanırım yardımcı doç.- karalamalarını görünce, söylediklerimi ortaya koymaya mecbur kaldım. Yardımcı Doç. Kardeşim, kaale almadığımı düşünüp alınmasın, ismini de vereyim: M Mücahid Dündar ... Diliniz hakkındaki hüsn-ü zanları kırmaya mecbur ettiği için bir kusurum olduysa; biliniz ki, bu genç akademisyen kardeşimiz, sıradaki ilk suçludur.

Yola, makâlenizin tamamını tenkîd etmek düşüncesiyle çıkmıştım. Fakat ilk paragrafla bitirmek istiyorum. Maksadım, “Türkçenizin kötü” oluşunu daha fazla tahkim edip sizi üzmek olmadığından, kısa kesiyorum. İnşaalah zât-ı Âliniz veya ehibbanız devamına mecbur etmez...

Sizden ricam, diline âşina olmamanıza rağmen, Nurları okumanızdır!.. İstifâde edeceğiniz, kendiniz için zâd-ı âhiret devşirebileceğiniz çok kıymetli şeyler bulacaksınız. Öbür tarafta, “şâir”lik çok da geçer akçe değildir; biliyorsunuz. Fakir’in “romancı”lığı da öyle... Ancak sizden farklı, küçük bir ümid ve tesellim var: Bediüzzaman’a şâkird, Nur Talebelerine de kardeş olma arzusu...


Not: Sevgili İ. Özel’in makâlesini merak edenler, Yeni Şafak Gazetesi’nin arşivlerine bakabilirler.




















Yayınlandığı yer Önce Kelam

1924’de, Elazığ’ın bir köyünde dünyaya gelmiş. Cihan devletinin yıkılıp, mirasının Batı telkinleri ile Ankara’nın yeni muktedirlerince tahrib edildiği; din tahribkârlığı kastının şekillendirdiği inkılâb sağanağının fırtınaya dönüştüğü yıl: Cihân devletinin ruhu mesabesindeki hilafet kaldırılmış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile gelecek nesillerin şuur ve ahlâkını felç edecek bir eğitim sistemine geçilmiş; bin yılın müktesebatı medrese ve tekyeler kapatılmış; Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti kaldırılmıştır. Hulâsa, Ayitimur ağebeyin dünyaya teşrif ettiği devir, silâhlı mücâdeleden gâlib çıkmış süsü verilen Türkiye’nin, kendisine sulh masasında biçilen idam hükmünün Ankara eliyle infazının gerçekleştirildiği devir...

Yayınlandığı yer Önce Kelam

Bir önceki yazıda Üstad Hazretlerinin vefatından sonra Nurculuk Hareketi’nin geçirdiği iki fetret devrini hulâsa etmeye çalışmıştık. Fakire göre, birinci fetret, Kayalar Abinin hedefe konulup, cemaatin ounun sevk ve idare kabiliyetinden mahrûm bırakılması ve dehşetli bir korku zeminin meydana getirilmiş olmasıdır.


İkinci fetret ise, altmışlı yılların ortalarından itibaren, bilhassa Zübeyir Abinin büyük gayretleri ile toparlanmaya başlamış olan hareketin önünü tıkayan iki ölüm ve bir hicret vakasının peşpeşe gelmesiyle başlar: Mustafa Nezihî Polat ve Zübeyir Abinin vefatı, Bekir Berk’in ise dehşetli bir iftiranın mahkûmu olarak hicrete mecbur bırakılması. Bütünü hatırlamak isteyenler, bir önceki yazıya bakabilirler.


Yayınlandığı yer Önce Kelam

İslâm dünyasının son bin yılda yakaladığı en büyük intibah, Üstad Bediüzzaman’ın Risâle-i Nur’la başlattığı büyük uyanıştır. Bu, İslâm medeniyetinin aslî kökleri üzerinde yeniden boy atması, mânen kaç asırdan beri hükümfermâ olan Batı medeniyetinin hâkimiyetinin çökmesidir.


Bu parlak dirilişi dehşet içinde tâkib eden ceddimizin kãtili Batı, Risâle-i Nur hareketini akîm bırakmak için Üstad’a hayatı zindan etmekle kalmaz, bin türlü desise ve tertibi de üst üste sahili döven dalgalar gibi Nurcuların üstüne salar.

Yayınlandığı yer Önce Kelam
  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
Sayfa 1 / 2

Tuyan Tasarım