Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Arşiv » Hüseyin Yılmaz
Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Web sitesi adresi: http://www.hyilmaz.net E-posta: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Bu Ülkenin İngilizle İmtihanı

Cumartesi, 17 Aralık 2016 12:33 Yayınlandığı yer Önce Kelam

Bu ülke, Lozan'da uğradığı ihanetin bedelini bir asır sonra yeniden ödüyor.



Bir asır, soluğu ensemizden eksilmeyen küfrün yekpâre cephesi Batı, Ak Parti iktidarı ile milletin kendi değerlerine dönüşü karşısında, ilk defa telaşa kapıldı. Lozan'da zincirlediğini düşündüğü büyük bir milletin zincirlerini kırmaya başladığını, dehşet ve korku içinde farketti.

Erdoğan'ı Yeniden Muhasara Harekâtı!

Çarşamba, 31 Ağustos 2016 13:34 Yayınlandığı yer Önce Kelam

Geçtiğimiz akşam, 15 Temmuz akşamı Cumhurbaşkanı’nın çığlığını millete duyurarak gönlümüzde farklı bir yer edinen CNN Türk’te, mahallemizin muhteris ve âsi eski çocuğu Ahmed Hakan’ın programı vardı. Mevzuun cemaatler meselesi olacağı, hatiblerin ismiyle birlikte ilân edildiğinden, bilmecburiye TV’inin karşısına geçtim.


Önce, cemaat ve tarikat(ler) meselesini konuşacak hatiblere bakalım: Mustafa İslamoğlu, Prof. Mustafa Öztürk, Asker Emeklisi Ahmed Yavuz, Kenan Alpay ve Acar Atatürkçü Sinan Meydan. Saymak icab ederse, bir de Ahmed Hakan Coşkun tabiî.

Semih Terzi Ermeni miydi?

Çarşamba, 24 Ağustos 2016 16:13 Yayınlandığı yer Önce Kelam

Kırk yıldır, kalıcı olmasını istediğim düşüncelerimi yazarak ifâde ederim. Yazmanın da, yüksek sesle düşünmenin de hassasiyet gerektirdiği zamanlar, yerler ve mevzular vardır. Makaleye başlık teşkil eden sualin cevabını ararken de benzer bir hassasiyet ihtiyacı içinde olduğumu söylemek isterim.


Mevzua geçmeden bir ara sual daha soralım:


Semih Terzi Kimdir?


Vak’anüvisin Akla Ziyan İttihamı, Yahut Prof. Şimşirgil

Pazartesi, 22 Ağustos 2016 21:07 Yayınlandığı yer Önce Kelam


1959’da Sinop’da doğmuş, Ahmet... Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nden mezun. Şimdilerde Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde hoca. Ekranların tanıdık yüzlerinden vak’anüvis Ahmet Şimşirgil, önceki akşam da Toplumsal Hâfıza” diye bir programda dağarcığını sergilemiş.


Hocanın dağarcığına geleceğim ama önce şu lanet olası “toplumsal”a takıldım. Sanırım “ictimaî” kasdediliyor. Bin yıllık irfânımızı tahrib etmek için uydurulmuş "tilcik"lerden olunca entelektüel kıymeti artıyor, belli ki. Kısacası, programın dilimizdeki ismi “İctimaî Hâfıza” veya “Cemiyet Hâfızası” olmalıydı. Birazıcık hamaset koksun istiyorsanız, “Millet Hafızası” da denebilirdi.

 

15 Temmuz İşgal ve iç savaş teşebbüsü bir anda ülkeyi yangın yerine çevirdi. Her yerde cehennemî bir gürültü hükümrân!. Kafalar adedince farklı düşüncelerin uçuştuğu tuhaf bir panayıra düşmüş gibiyiz.

 

Gürültünün en tuhaf kaynağı ise boy boy TV ekranları... Vaktinde hiç bir işe yaramamış emekli askerler, hiçbir istihbarî bilgiyi zamanında merciine ulaştıramamış emekli istihbaratçılar, suya sabuna dokunmamış elleri esans kokan emekli elçiler, bir baltaya sap olmamış bürokrat eskileri bir kanaldan diğer kanala koşuşturup duruyor. Her birisi vatan kurtaran kahraman edasındaki bu tuhaf ve rengarenk kafilenin içinde bazen çok şaşırtıcı isimler de arz-ı endam edebiliyor.

KUTLUAY, LEKESİZ, YENİ ŞAFAK VE BEDİÜZZAMAN

Cumartesi, 06 Ağustos 2016 12:50 Yayınlandığı yer Önce Kelam

 

Yaşar Kutluay:

1931’de Silifke’de doğmuş. İlk ve orta tahsilini Mersin’de tamamladıktan sonra, soluğu Ankara Atatürk Lisesi’nde almış. İslâmiyet’i Kemalizm’e uydurmak için 1949’da Kurulan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ilk talebelerinden olan Kutluay, aynı fakültede doçentliğe kadar yükselmiş.

 

Fakültenin bu acar talebesinin Arapça, Farsça ve İngilizceyi iyi bildiği, İtalyanca ile İbraniceyi de anladığı kayıtlarda yer alıyor. Türkçeyi de sayarsanız, altı dil bilen bir akademisyen ile karşı karşıya kalırsınız.

İSMET ÖZEL, RİSÂLE-İ NUR’UN DİLİ ÇOK KÖTÜ, DEMİŞ!..

Perşembe, 02 Haziran 2016 09:02 Yayınlandığı yer Önce Kelam


Geçtiğimiz günlerde, İsmet Özel’in bir konuşmasında Risâle-i Nurlara hakaret ettiği, “İsmet Özel’den Risâle-i Nur’a hakaret” başlığıyla Risalehaber sitesinde dikkatimi çekti.


Fakir, kırk yıldır Nurları heceleyen biri... Nurculuk, en sıradan ferdi olmakla iftihar ettiği cihanşümul İslâm dâvâsı. Bediüzzaman’ın da, eserlerinin de, şâkirdlerinin de yegâne kıymetleri; İslâmiyet’in inkişaf ve ihyâsına yaptıkları büyük hizmet.


Özel’in haber metninde yer alan , “...ben öteden beri Risale-i Nur okuyan insanlara hayret etmişimdir. Bu kadar kötü bir Türkçeye tahammül ediyorlarsa insanlar, demek ki hiçbir şey anlamamayı peşin olarak kabul etmişler demektir.” ifâdeleri, muharrire başlığı ilhâm etmiş.


Bu ifâdelerde hakaret var mı, yahut şâirin maksadı hakaret etmek midir; ayrı mesele. Mevzua bir kaç twitter mesajı ile müdahil olmamın asıl sebebi, bu tenkîdin Özel’den gelmiş olması. Zirâ, itiraf etmeliyim ki, ruh ve düşünce dünyasında kıymetli bir şeylerin olabileceğine iihtimâl verdiğim İsmet Özel’e ulşmama mâni teşkil eden büyük uçurum; dilinin kötü olması değil, bir dilinin olmaması. Yamalı bohça, demeye şâyân kelime ve “tilcik” harmanı, kötü mü kötü bir dil. İsbatına kendimi mecbur hissettiğim bu dâvâyı izâh için okuma külfetine katlandığım makâle de aramızdaki uçurumu doldurmanın mümkün olmadığını, kat’iyetle gösteriyor.


Özel’in makâlesini tenkîdden önce, Üstad ve Risâle-i Nurlara dâir bir kaç husûsu ifâde etmek isterim.


Öncelikle bilinmesi gerekir ki, Bediüzzaman, Risâle-i Nur ve şâkirdlerinin mümeyyiz kıymetleri: İslâmiyet’e yaptıkları muhteşem hizmet, Kur’an ve Sünnet’in ihyası için gösterdikleri büyük gayrettir. Kur’an ve İslâmiyet’e istinadlarını çekip alırsanız yıkılır, ademe inkılâb ederler. Hakikî kıymet, Kur’an ve Sünnet’indir.


Sonra; Risâle-i Nur da, Üstad da, talebeleri de tenkîdden muaf değiller, edilebilirler. Fakat bu imkân, tenkîd edecek haklı bir şey bulmanızla vücûd bulabilir. Nefsü’l emir itibariyle her insanın bir katl yapması mümkündür. Fakat bu mümkünden hareketle, iihtimâli kat’i sayıp hiç bir insanı cinâyet isnadıyla muhakeme edemez, cezâ ile hapishâneye tıkamazsınız. Tıksanız, zulüm olur. Üstelik de bu mantıkla içeriye alınmayacak tek bir âdem kalmaz; nefsiniz de hükmün istisnası değildir.


Demek mümkünle, hükmedebilmeniz için, vâki olması iktizâ eder. Risâle-i Nur külliyatı herkesin tenkîd ve itirazlarına açıktır. Fakat bu tenkîd ve itirazlar, hak nâmına, hakikati ortaya koyma cehdiyle olmalı. Tahkir veya büyükleri hedef almış zayıf tenkîdlerin alaca karanlığında büyük addolunmak kasdıyla olmamalı.


Şayet Nurlar’ın dilinde, dil ölçüleri içinde “kötü” bir şey varsa, elbet de ifâde edilebilir. Herkes gibi, Özel’in de buna hakkı var. Ancak, tenkîd ettiğiniz husus, sizde çok daha büyük bir kusur olarak mevcûdsa, en azından bu tenkîdin size düşmediğini bileceksiniz. Şöhretli şâirimiz de bunu bilmeliydi.


Özel’in makâlesine gelince... Makâle, “İslâmcılığın eleştirisi” başlığıyla sahneye buyur edilmiş. “Tenkîd” gibi soyu-sopu, tarihçesi ve irfânımızdaki köklü yeri belli bir mefhum yerine “eleştiri” gibi ne idüğü mechûl bir “tilcik”i bayraklaştırarak söze başlayan sevgili şâirimiz, şöyle devam ediyor:

“Osmanlı Devleti''nin yıkılışını geciktirmek ve mümkünse önlemek gayesiyle ortaya atılan görüşlerden sadece biri olan ve Türkiye''de cumhuriyet ilân edildikten sonra yegâne "dissident" (İngiliz dilindeki bu kelimeyi Türkçeye tercüme etmek gerektiğinde "muhalif" kelimesini kullanmaktan başka çaremiz yok.) unsura izafeten zikredilen İslâmcılık dibe vurmaktan sıkça söz edildiği bu günlerde ne durumdadır?”


A güzel insan!.. İngilizce irfânınızdan haber veren “dissident” kelimesini Türkçeye “muhalif” diye tercüme lütfunda bulunduktan sonra “unsur” olarak vasıflandırıyorsunuz. Biraz lugât karıştırsaydınız, doğru ifâdenin “unsur” değil, “mefhum” olduğunu elbet de anlayabilirdiniz. Devam ediyoruz: “...unsura izafeten zikredilen İslâmcılık dibe vurmaktan sıkça söz edildiği bu günlerde ne durumdadır?” Bunun doğru bir ifâde olduğundan emin misiniz? “İslamcılık dibe vurmak” ne demek?


İfâde, iki şekilde doğru olabilirdi: Ya, “İslâmcılığın dibe vurduğundan sıkça söz edildiği...”; ya da ille de sizin kalıbınızı kullanmak gerekecekse, “unsura izafeten zikredilen İslâmcılık -dibe vurmaktan sıkça söz edildiği bu günlerde- ne durumdadır?”


Sonra, İslâmcılığın dibe vurduğunu, kim söylüyor? Bir düşünce adamı, belli iddiaları olan bir dâvâ adamı olarak, neden karanlıklara kılıç sallıyorsunuz? Bu haltı işleyen sefiller veya bu hakikati haykıran kahramanlar kimler? Bilmeye hakkımız yok mu?..


Şâirimiz devam ediyor:


“İslâmcılık havada asılı kalmış bir isimse, acaba ona bir gövde temin edilebilir mi?” Allah Allah! Doğru mu okudum diye bir daha bakıyorum. Evet, böyle söylüyor Türk şiirinin iddialı ismi.


Mirim, “İslâmcılık”a bir gövde arıyorsanız, “İslamcılık” “isim” değil “baş” olarak ifâde edilmeli, değil miydi? Anlaşılmıyorsa, az bir tashihle cümlenin doğrusunu yazalım mı?


“İslâmcılık havada asılı kalmış bir ‘baş ise’, acaba ona bir gövde temin edilebilir mi?”


Belki de muradınız şöyle daha doğru ifâde edilebilirdi:


“İslâmcılık havada asılı kalmış bir mefhum ise, acaba ona bir muhteva temin edilebilir mi?” Cümlenizi bütünüyle tard etmeden maksadınız ancak bu kadar ifâde edilebilir. Daha iyi ifâdeler çok tabiî, ama geçelim. Zirâ, daha çok işimiz var...


“İslâmcılık havada asılı kalmış bir isimse, acaba ona bir gövde temin edilebilir mi? Tam tersine ortaya bir biçimde varlığı inkâr edilemeyen bir gövde, bir gerçeklik ortaya çıkmış ve kendisine hâlâ bir ad yakıştırılamamışsa, buna İslâmcılık demek ne bakımdan uygun olur? Hangi gerçekliktir ki biz ona İslâmcılık dediğimiz zaman başkaları da onu ismiyle müsemma diye karşılaya?”


Ne diyeyim sevgili İsmet? Neresinden başlayayım, neresini düzelteyim? Suali yanlışın üstüne kurunca, ister istemez cevaba da yanlışla devam etmişsin: İsim-gövde...


“...buna İslâmcılık demek ne bakımdan uygun olur?” Bu nasıl bir soru, Allah’ını seversen? “buna İslâmcılık demek, hangi bakımdan uygun olur?” demek çok mu zordu? Sâkin olmalıyız, beterin beteri var. İşte:


“Hangi gerçekliktir ki biz ona İslâmcılık dediğimiz zaman başkaları da onu ismiyle müsemma diye karşılaya?”


Sol’un dil tahribkârlığını mahallemize ithâle mecbur musun kuzum? “Gerçeklik” ne demek? Bu ne zevksizlik, bu ne fütûrsuzluk? “Hakîkat-i hâl”, “vâki hâl” gibi irfânımıza mal olmuş kelimelere bu kadar mı ecnebisiniz? Hadi bu mûsikîsiz, ruhsuz o “tilcik”i kullandınız, peki bir kaç kelime sonra sahneye buyurduğunuz “müsemma”ya ne diyeceğiz? Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu, demezler mi? Bir dil bu kadar mı Serâ ile Süreyya arasında saat rakkası gibi gidip gelir?


Biraz cümlenin başına dönelim mi? “Biz” zamirinin bu cümlede bir yerinin olmadığı, ilk mektebde Türkçe heceleyen talebe için bile bedihî iken, nasıl mechûlünüz olmuş? Anlaşılabilir şey mi bu? “Dediğimiz” zaten “biz”i ifâde etmiyor mu?


Ya tımarhaneden az önce fırlamış hasta gibi cümlenin sonuna oturduğunuz “karşılaya”yı nasıl karşılayacağız? Doğrusu elbet de, “karşılasın” olacaktı sevgili şâir.


Aziz şâirim! “Nurlar’ın Türkçesi kötü”, demişsiniz ya... Bu ifâde fakiri kızdırdığı için, haddini aşıp size “sosyal medya”dan bir kaç bir şey söylemişti ya!.. Emin olunuz, sizi daha çok üzmemek, sevenlerinizin gözünden de düşürmemek için, bir daha siz konuşmadıkça konuşmayacaktım. Fakat maalesef, sizi çok sevenler, buna râzı olmadılar. Gerek sosyal medyadan şahsıma tevcih ettikleri tahkirler, gerek düşüncelerimin neşredildiği sitelere gelen yorum ve itirazlar bardağı bardağı çabuk doldurdu.


Bir de bu sabah namazını edâ ettikten sonra, bir dostun dikkatime takdim ettiği bir akademisyenin -sanırım yardımcı doç.- karalamalarını görünce, söylediklerimi ortaya koymaya mecbur kaldım. Yardımcı Doç. Kardeşim, kaale almadığımı düşünüp alınmasın, ismini de vereyim: M Mücahid Dündar ... Diliniz hakkındaki hüsn-ü zanları kırmaya mecbur ettiği için bir kusurum olduysa; biliniz ki, bu genç akademisyen kardeşimiz, sıradaki ilk suçludur.

Yola, makâlenizin tamamını tenkîd etmek düşüncesiyle çıkmıştım. Fakat ilk paragrafla bitirmek istiyorum. Maksadım, “Türkçenizin kötü” oluşunu daha fazla tahkim edip sizi üzmek olmadığından, kısa kesiyorum. İnşaalah zât-ı Âliniz veya ehibbanız devamına mecbur etmez...

Sizden ricam, diline âşina olmamanıza rağmen, Nurları okumanızdır!.. İstifâde edeceğiniz, kendiniz için zâd-ı âhiret devşirebileceğiniz çok kıymetli şeyler bulacaksınız. Öbür tarafta, “şâir”lik çok da geçer akçe değildir; biliyorsunuz. Fakir’in “romancı”lığı da öyle... Ancak sizden farklı, küçük bir ümid ve tesellim var: Bediüzzaman’a şâkird, Nur Talebelerine de kardeş olma arzusu...


Not: Sevgili İ. Özel’in makâlesini merak edenler, Yeni Şafak Gazetesi’nin arşivlerine bakabilirler.




















BEDİÜZZAMAN’IN ŞEYH-ÜL İSLÂMI: AHMED AYTİMUR.

Pazartesi, 01 Şubat 2016 21:13 Yayınlandığı yer Önce Kelam

1924’de, Elazığ’ın bir köyünde dünyaya gelmiş. Cihan devletinin yıkılıp, mirasının Batı telkinleri ile Ankara’nın yeni muktedirlerince tahrib edildiği; din tahribkârlığı kastının şekillendirdiği inkılâb sağanağının fırtınaya dönüştüğü yıl: Cihân devletinin ruhu mesabesindeki hilafet kaldırılmış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile gelecek nesillerin şuur ve ahlâkını felç edecek bir eğitim sistemine geçilmiş; bin yılın müktesebatı medrese ve tekyeler kapatılmış; Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti kaldırılmıştır. Hulâsa, Ayitimur ağebeyin dünyaya teşrif ettiği devir, silâhlı mücâdeleden gâlib çıkmış süsü verilen Türkiye’nin, kendisine sulh masasında biçilen idam hükmünün Ankara eliyle infazının gerçekleştirildiği devir...

BİR KASIM BU ÜLKENİN HAYATÎ GÜNÜDÜR...

Çarşamba, 28 Ekim 2015 17:47 Yayınlandığı yer Önce Kelam


Risâle-i Nurların eşiğinden geçerek İslâmî hayata adım attığımda, henüz orta mekteb talebesiydim. Bütün ve yegâne heyecan ve gayretimiz, milletimizin ferd ferd îmânını kurtarmak, taklidi îmânlarını tahkikî îmâna yükseltmek içindi. Düşünüyorduk ki, ferd ıslâh-ı nefs etse, önünü görecek şuur ve feraseti yakalasa, zamanla millet de, ümmet de, beşeriyet de kurtulur. Bu, insanı kazanmak, insandan hareket etmek metoduydu ve Bediüzzaman’ın geçtiğimiz asırda yeniden tahkim ettiği kadim bir çığırdı; Nebilerin açtığı çığır, semavî yol...


Devlet ile fazla meşgul değildik, devlete dair hiçbir plânımız yoktu; esasen devlet diye bir meselemiz de yoktu. Ferdin ıslâhının devletin ıslâhını netice vereceğinden emindik. Onun için yegâne işimiz ferdi kazanmaktı, bütün meselelerimiz orada düğümleniyor, orada çözülmeyi bekliyordu.

Sayfa 4 / 34

Tuyan Tasarım