Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Arşiv » Ertuğrul Özkök'ün Atatürkçü Cumhuriyeti

Ertuğrul Özkök'ün Atatürkçü Cumhuriyeti

Ertuğrul Özkök... Doğan Grubunun amiral gemisi diye adlandırılan Hürriyet Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni, tâbir-i âherle, kaptanı. Hürriyet ve sahibinin menfaatlerini korumakta başarılı olduğu, su götürmez hakikat. Aksi takdirde bulunduğu zirvede, ne doymak bilmez hırsıyla Aydın Doğan bu kadar uzun süre tutardı, ne de muhtemel rakipleri nefes aldırırlardı... Gidişata bakılırsa, patrona sadakatı ve sermayenin ümidlerini boşa çıkarmayan muvaffakıyetiyle, yerini daha uzun süre de koruyacaktır.

Maksadımız Özkök’ün meziyetlerini hatırlatarak rakiplerini ümidsizliğe düşürmek değil, Aydın Doğan’a ne kadar yakıştığına temas edip geçmek istedik; o kadar...

 

Özkök, Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu’nda konuşurken sarfettiği "Türkiye’de Müslüman çoğunluğun dinî özgürlük sorunu vardır" ifâdesini makalesine malzeme yapmış. (Hürriyet Gazetesi; 30/05/2008) Hakikatin tâ kendisi olan bu bedihiyat sâdece Özkök ve şürekâsının meçhûlü olmalı ki, “Böyle iftira görülmedi” diye, hezeyân içinde memleketi velveleye boğmaya çalışıyor.

 

Sayın Özkök, iftira dediğin: Mahza hakikattir... Anlaşılmadıysa yardımcı olayım: Mutlak hakikat, yahut hakikatin ta kendisi... Evet, Türkiye’de nisbî bir din hürriyeti ve ondan kaynaklanan bir dinî hayat var, doğru... Lâkin bu kadarı bile rejimin lütfu değil, değişen dünya şartları ile birlikte artan hürriyet arayışları ve ağır bedeller ödenmiş bir mücadelenin neticesidir. Görmekte tegâfül ettiğiniz bir meselede rahle-i tedrisime oturtup yakın târih dersi vermek istemem. İstemem, zira samimi değilsiniz. Samimi olsanız, resmî ideolojinin bütünüyle hükümrân olduğu Demokrat Parti öncesinin temel ve bâriz hassasiyetinin içtimâî hayatta dinin bütün unsurlarını dehlemek olduğunu görmezlikten gelmezsiniz. Geçiniz...

Kaldı ki, dinî hürriyetlerin varlığı ya da yokluğunu hissedebilecek bir hayat tarzınız yok. Dinle irtibatınız, kelime-i şehadet basamağını aşsa bile İslâmın ana rükünlerine münhasır kalır. Kısacası bir müslümanın hangi ihtiyaçlarının sınırlandırıldığını farkedemezsiniz. Meselâ sırf inancından dolayı üniversiteye gidemeyen kızınızın göz yaşlarına, solmuş sünbül gibi bükülen boynuna hiç seyirci olmak mecburiyetinde kaldınız mı? Böğrünüze saplanmış hançer acısı gibi o çâresizliğin ızdırabını yaşadınız mı? Baykal’ın itikadında baş örtüsü yoktur diye, İslâmiyeti tağyir mi etmeliyiz? Kestirmeden söylemek gerekirse, seninle hiç alâkası olmayan bir meselede ahkâm kesmen gerekmezdi, deyip bitirmek lâzım, ama başlamışken devam edelim.

 

Sun’i bir esef ve şaşkınlık içinde, hançerenize zarar verecek bir edâ ile bir demet suali, hakperestâne bir mürâilikle amme efkârına tevdi ediyorsunuz:

 

“Bu ülkede kapalı cami mi var?

Namaz kılmak isteyene mani olan birini biliyor musunuz?

Hacca gitmek isteyen insanın önünü kim kesiyor?

Fitre ve zekát vermek isteyip de veremeyene mi rastladınız?

Kelime-i şehadet getirmek isteyenin ağzını biri mi kapatıyor?”

 

Madem sordunuz, cevaplayalım... İşte ilk sualiniz: “Bu ülkede kapalı cami mi var?” Şükür, yok demek iktizâ ediyor, doğru... Doğru da sayın Özkök, bu coğrafyanın insanları, daha dün denebilecek bir zaman diliminde, bu memlekette samanlıklara çevrilmiş çok câmiye şahid olduğu gibi, zan altında kalırım endişesiyle ziyaretçisiz kaldığından harâb olmuş çok mâbed de gördü. Sonra câmiye gitmediğini bilirim, olsa olsa bir mü’min gibi ve ibadet kastıyla değil, ecnebî bir turist gibi yolun düşmüştür... Bu kadarcığı sana bu suali sorma hakkı verir mi? Ben meyhaneler hakkında ahkâm kesiyor muyum?

 

“Namaz kılmak isteyene mani olan birini biliyor musunuz?” diye hayrette kalıyorsunuz... Namaz kılmayı alışkanlık haline getirdiği için fişlenen, taciz edilen, hattâ işinden edilenlerle aynı mahallede oturmadığını bilirim, anlaşılabilir bir şey. Peki aynı sebeblerle askerlikten atılan vatan evlâtlarını da mı duymadın? Sonra sen namaz da kılmazsın, böyle bir hürriyete ihtiyacın zaten yok. Daha ağır tokadları hakkediyorsun amma, değmez... Geçiyorum.

 

“Hacca gitmek isteyen insanın önünü kim kesiyor?” Bâri bunu deme be adam!.. Önder Sav’ı gücendirmeye ne hakkın var? Unutmuş olamazsın, daha kaç gün öncesiydi, müstehziyane ve edepsizce, “Belki Muhammed seni bırakmaz” diyordu ya... Cidden bu sualin hiç yeri değildi...

 

“Fitre ve zekát vermek isteyip de veremeyene mi rastladınız?” Hiç duymadım... Bu hususta senin gibi, benim de bildiğim en ciddi kepazelik, vatandaşın kurban postuna konulan lâik ambargodur. Neyse bu kadar kusur kadı kızında da olur, değil mi? Görmezlikten gel, ben de hatırlatmış olmayayım...

 

“Kelime-i şehadet getirmek isteyenin ağzını biri mi kapatıyor?” Cidden yerinde bir sual, üstüne bastın derler ya, onun gibi... Bir kaç gün öncesinde, üstünüze âfiyet, bir zehirlenmenin tehdidi altında Hazret-i Azrail etrafımda gezinmeye başlamışken bir kaç sefer üst üste kelime-i şehadet getirme ihtiyacı duyduğumda hiç bir şeni fiil ile karşılaşmadım, kimse ağzımı kapatmadı yâni. Sık şehadet getirdiğini sanmıyorum ama, sekerat anında hatırlayacak olursan kimsenin ağzını kapatmayacağına emin olabilir ve rahat rahat şehadet getirebilirsin. Tecrübemle sabit çünkü... Tabiî zebanilerle erken bir vakitte başın derde girmemişse...

 

Nihâyet makaleyi şu hükümle bağlıyorsun:

“Dışişleri Bakanı’nın bu sözlerini okuduktan sonra, artık şu noktaya geldim.

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’e yönelik bu saldırılar karşısında sessiz kalmamalıyız.

Bu insafsız, vicdansız kampanyaya ses çıkarmamak, artık bir suç ortaklığına dönüşüyor.

Bu ülkede, "Müslüman çoğunluğa eziyet ediliyor" sözleri, bizzat Cumhuriyet hükümetinin bakanı tarafından telaffuz edilebiliyorsa, bize düşen de bu hayasız iftirayı, aynen sahibine iade etmektir.

Bunu yapmak, telekulak çeteleriyle, akraba taallukat idaresiyle uğraşmaktan bile daha acil ve önemlidir.”

 

Özkök, biliyor musun? Hicvi sevmem, mizahtan da hoşlanmam... Ama ne yaparsın ki, ciddiye alınacak şeyler söylemiyorsun. Ciddiyet arzettiğin yerde de patronuna mevzi kazandırmaya kalkışıyorsun. İşte: “Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’e yönelik bu saldırılar karşısında sessiz kalmamalıyız.” buyuruyorsun. Ne alâka ya, söyler misin? Korumaya çalıştığın Atatürk mü, Cumhuriyet mi? Cumhuriyet bütün kudsiyetini Atatürk tarafından kurulmuş olmaktan mı alıyor? Sonra Atatürk kurdu diye, bir tabu zırhı mı geçirmek gerekir? Dünyanın bütün gelişmelerini Atatürk’ün zihni ve devrinin dar müktesebatıyla sınırlayacaksak, bu memleketi niçin yakmıyorsunuz ki? Çelik bir korsenin içine hapsetmek istediğiniz, taaffün etmiş bir kazurat değil, bir milletin hayatı. Atatürk’ün arkasına bu kadar sığınıp kirletmek cidden yetmedi mi artık?

“Bu insafsız, vicdansız kampanyaya ses çıkarmamak, artık bir suç ortaklığına dönüşüyor.” Yerden göğe kadar haklısın!.. “Bu insafsız ve vicdansız” kampanyanıza ses çıkarmamak, sizinle suç ortağı olmak demek olacaktı, mecburen konuştum. Aksi takdirde derekenize inme hevesim hiç olmadı, sayın Özkök..

 

Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım