Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Arşiv » İşgal, Fetvâ, Ferman ve Bediüzzaman!

İşgal, Fetvâ, Ferman ve Bediüzzaman!

İstanbul işgal altında... Mustaf Sabri Efendi’nin kaleme aldığı fetvâ, Dürrizâde’nin imzasıyla neşredilmiş; Damat Ferid’in tasdiki ve padişahın fermanıyla takviye edilip Anadolu’ya duyurulmuştur.
Fetvâya göre, işgale karşı gelenler âsi olup, öldürülmeleri dinî bir vazife ve sevaptır. Bu uğurda ölen şehid, yaralanan ise gâzidir.
Anadolu’da şekillenmeye, güç ve kuvvet kazanmaya çalışan Millî Mücâdele hareketini durdurmaya yönelik fetvâ ve pâdişah fermanın memleket sathında doğurduğu karamsarlığı, ümidsizliği anlamak zor değil...

Savaş yorgunu, aç ve sefil milletin moralini mahveden Dürrizâde’nin fetvâsına mukabil yüzlerce karşı fetvâ neşredilir. Ekseriyeti Anadolu kaynaklı fetvâların en dikkate şayan istisnası Bediüzzaman’dan gelir, İstanbul’dan...

 

 

Bediüzzaman, Rus esâreti dönüşü geldiği İstanbul’da kelimenin tam mânâsıyla baş döndürücü bir hercümercin içine düşmüştür. Milli Mücâdele’ye destek için Anadolu’ya geçmek yerine İstanbul’da kalmaya, işgalci güçlere burada direnmeye karar verir. Nitekim İngilizlerin hakkında idam kararı çıkarmasına sebeb olan ve pâdişah irâdesini reddeden o muhteşem direniş destanı beyannamesi “Hutuvât-ı Sitte”yi neşredip yakınları ile birlikte hayatı pahasına el altından dağıtır.

 

“Hey ekpekü’l-küpekâ! Köpekten tekepküp etmiş köpek!” (Hey köpeklerin en köpeği! Köpekten de köpekleşmiş köpek!) diye haykırdığı İngilizin şeytânî zekâsının kendisine karşı olan direnci kırmak için söylediği; “İrade-i Hilâfet (Dürrizâde’nin fetvâsına verdiği destek), siyasetimin lehinde çıktı!” dessaslığına şu muhteşem cevabı verir:

 

“Bir şahsın arzu-yu zâtîsi ve emr-i hususîsi başkadır, ümmet namına emin olarak deruhte ettiği emanet-i Hilâfetten hasıl olan şahsiyet-i maneviyenin irâdesi bam başkadır. Bu irâde bir akıldan çıkıp, bir kuvvete istinad ederek, âlem-i İslâmın maslahatını takip eder. Aklı ise, şûrâ-yı ümmettir; senin vesvesen değil. Kuvveti müsellâh ordusu, hür milletidir; senin süngülerin değildir.

 

“Maslahat da muhitten merkeze nazar edip İslâm için faide-i uzmâya tercih etmektir. Yoksa, aksine olarak merkezden muhite bakmakla âlem-i İslâmı bu devlete, bu devleti de Anadolu’ya, Anadolu’yu da İstanbul’a, İstanbul’u da hânedân-ı Saltanata tearuz vaktinde feda etmek gibi hod-endişâne fikir ve irâde, değil Vahdeddin gibi mütedeyyin bir zat, hattâ en fâcir bir adam da, yalnız ism-i Hilâfeti taşıdığı için ihtiyarıyla etmez. Demek, mükrehtir. O halde ona itaat, adem-i itaattir.”*

 

Metni bütünüyle bu günkü dile aktarmak; zorun zoru. Hûlâsaya çalışalım. Diyor ki:

 

Bir şahsın hususî arzusu ve emri başka, ümmet adına ve emniyet içinde üstlendiği Hâlifelik makamının gerektirdiği mânevî şahsiyetin irâdesi, büsbütün başkadır. Bu irâde akıldan çıkar, kuvvete dayanır ve İslâm Dünyası’nın faydasını esas alır. Aklı, ümmetin meşveretidir; senin (İngiliz) vesvesen değil. Kuvveti, silâhlı ordusu ve hür milletidir; süngülerin değil.

 

İslâm dünyasının faydası ise en geniş daireden merkeze bakarak bütünü ihâta edip büyük faydayı tesbit ve tercih etmektir. Yoksa merkezden harice bakıp tehdit altında kalındığında hayat ve saltanat endişesiyle İslâm dünyasının büyük faydasını saltanata fedâ etmek değildir. Böyle bir fikir ve irâde, değil Vahdeddin gibi dindar bir insandan, Hâlife ismi taşıyan günahkâr bir adamdan bile kendi ihtiyar ve irâdesiyle gelmez. Demek, zorladır. O halde bu durumdaki Padişaha itaat, ona itaat etmemektir.

 

Pâdişah ve hâlife irâdesine karşı konulmuş bu kahramanca ve dâhîce tavrı bir asır sonra hatırlamamın sebebi, karmakarışık amme efkârına Bediüzzaman’dan kuvvetli bir ışık taşımak ümidi.

 

Görülmüyor mu ki, İslâm ve Müslümanlar adına konuşanın, her kim olursa olsun şahsına değil, söylediklerine bakma mükellefiyetimiz var. Umumun şevkini kıran, hissiyatını rencide eden veya tahrikle şahlandıran ifâdelerin şartlarını doğru değerlendirmeye mecburuz. Bir nevi esâret ve tehdit altında olanların söyledikleri ile yola koyulmazdan önce, vaziyeti muhakeme etmeliyiz. İhtiyat, itidâl lâzım; ama haktan yüz çevirmeden.

 

Kendi topraklarında yaşama hakkı tanımadığınızdan düşman bir coğrafyaya sığınan Şehzâde Cem’in söyledikleri ile yola çıkılmaz. Hürriyetsizlik, peygâmber irâdesini bile ıskat edebilir. Bu kabil durumlarda yapılması gereken, söyleyene değil, söylenene bakmak ve muhakeme etmektir. Mesuliyetimiz doğruları almak, yanlışları reddetmektir.

 

Sabretmesini bilmeyenlerin kalbini hüsrânın acısı dağlar, sabredeceğiz.. Kazanamayacağımız kavgaya, sadece nefsimüdafaa zaruretiyle girebiliriz, mecburiyet altında; aksi taktirde girmemeliyiz. Bugün kazanamayacağımız kavgayı, yarına ertelemek aklın gereğidir; ama yarına daha iyi hazırlanmak şartıyla.

 

Bugün sırtını ABD ve nükleer silâha dayamış İsrail haydutu ile savaşmamız doğru olmayabilir. Günümüzde savaş, sadece silâhla yapılmıyor; daha çok ekonomik, diplomatik ve siyasî savaşlar hükümferma.

 

Ne var ki, İsrail ile dost olmaya mecbur değiliz. Bu tek taraflı ve millete rağmen dostluktan sadece zarar gördük. İsrail’in dostluğunu terketmekte kazancımız daha büyük olacaktır. Dost olmamak başka, kavgalı düşman olmak başkadır. “İslam dünyası zâten bizi sevmez!” ifâdesi alçakça bir yalandır, Batının yalanı. Ne zaman kucak açtınız da koşup gelmediler? Osmanlı’nın bin türlü desise ve entrika ile yıktırıldığı bir zamanda iğfal edilmiş olmasını İslâm dünyasının boynuna bir idam fermanı gibi astık da ne kazandık? Bizim hiç mi hatamız yoktu?..

 

Evet, dün gitti, yeni günü karşılamalıyız.. İslâm’ın bütünüyle insaniyet olan parlak güneşi doğmak için karşılama hazırlıklarını tamamlamamızı bekliyor; tembellik ve ferâsetsizlikle daha fazla geciktirmeyelim.

 

 

 

* Said-i Nursî, Sünuhat, sayfa: 142-143

Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım