Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Arşiv » HÜSEYİN GÜLERCE NEYİN PEŞİNDE?

HÜSEYİN GÜLERCE NEYİN PEŞİNDE?

“AK Parti'nin kapatılmayışı, her kesime, Türkiye'nin gerçeklerini yeniden doğru okuma ikazı yaptı. Asıl tesirini de, şuurlu dindar kitlede hissettiriyor. Bu hissiyatı değerlendirmeden önce, bunda etkili olan tespitleri hatırlatayım.
“Bölgemizdeki gaileler de gösteriyor ki, iktidar partisinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması halinde, koskoca ülke tam anlamıyla bir kaosun içerisine sürüklenecekti. Dış politikada içine düşeceğimiz zaafın yanında, bozulan siyasî istikrar, ekonomiyi de olumsuz etkileyecekti.

Bundan en fazla da, dar gelirli büyük kitle

 

zarar görecek, mağdur olacaktı. Ayrıca Ergenekon davası, ciddi bir örtbas edilme zemini yakalayacaktı. Bürokratik vesayet, sivil irade üzerinde yeni hamle fırsatları bulacaktı. Siyasetçiler boy hedefi haline getirilecek, geçmiş iktidar dönemlerindeki güçlerini özleyen medya patronları, bir defa daha güç odaklarına yaslanarak, memleketi yönetmeye kalkışacaktı. Çok şükür bunların hiçbiri olmadı.” (1)

 

Tesbitler Zaman Gazetesi’nden Hüseyin Gülerce’ye aid. Yazının devamında Gülerce’nin “Asıl tesirini de, şuurlu dindar kitlede hissettiriyor.” dan kastının ne olduğunu daha sarih anlama imkânı buluyoruz. Dinleyelim:

 

“Dindar kitlenin hissiyatındaki değişikliğe gelince. Sayın Başbakan, dışarıda "velev ki siyasî simge olsun" diyerek üniversitelerde başörtüsü konusunu gündeme getirdiğinde, sanki birbirleriyle haberleşmiş gibi, çok kişiden "galiba doğru yapmadı" lafını duydum. Ancak MHP'nin de hızlı hamlesiyle ve konunun, köklü Anayasa değişikliklerinden ayrı olarak aniden Meclis'e taşınmasıyla bu "doğru olmadı" lafı yüksek sesle söylenemedi. Zira "işte fırsat, problem çözülüyor, gün bugün, herkes destek vermeli" havası, adeta hepimizi tutsak aldı.

 

“Şimdi Anayasa Mahkemesi'nin kararından sonra bu tutsak olma psikolojisi dağılıyor.”

 

Afferin muharrir bey! Demek ki, İslâm’ın bin yıl bayraktarlığını yapmış bu milletin ahfâdına revâ görülen zulümlerden sâdece bir tanesinin son bulma ihtimali karşısında duyulan umumî heyecan, şuursuzca bir tutsaklıktı, öyle mi? Korku ve nedâmetinizi ifâde etmenin yolu, milletin hissiyatını tutsaklık olarak yaftalamayı mı gerektirir?.. Yazıklar olsun!

 

Yazar, doğrudan ifâdesinde tereddüdler yaşadığı hissiyatına Hayreddin Karaman’ı kalkan yapıyor. Hoca’nın bir müddet önce Yeni Şafak Gazetesi’nde neşredilen makalesinden şu satırların arkasına sığınıyor:

 

“İyi niyetle ve halkın büyük çoğunluğunun talebi yönünde de olsa başörtüsü meselesinin, anayasanın bütünüyle değişmesine kadar ertelenmeyip, bir partinin de haydalaması yüzünden erken ele alınması bir yanlış örneğidir. Bu tür yanlışlara düşmemek, toplumu geren, savaşçı muhalefetin eline fırsat veren söz, davranış ve teşebbüslerden vazgeçmelidir. Katsayı, başörtüsü, din dersi gibi –muhalefet tarafından- çığırından çıkarılmış meseleleri buz dolabına kaldırmalı ve çözümünü genel normalleşmeye bırakmalıdır.”(2)

 

Karaman Hoca’nın siyâsî arena için taktik telkin mahiyeti arzeden yazısından, dindar kitlelere derin bir nedamet mânâsı çıkarmakla Gülerce’nin hangi tehlikeli güçleri sâkinleştirmeye çalıştığını bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, şuurlu dindar kitleler Allah’ın hükümlerini pazarlık konusu yapmaz ve dindarlıklarından dolayı başlarına gelen zulüm ve musibetlerden hareketle dinlerinden pişmanlık duymazlar. Dini yaşamak, hiçbir devirde hasımların insafına terkedilmemiş, her şart ve zeminde bunun mücadelesi verilmiştir.

 

Normalleşme bekleyen yazar, seksen küsur senelik ceberutun yumuşamasının altında yatan büyük mücâdele ve çileleri görmezlikten geliyor. Bugünlere İstiklâl Mahkemeleri’nin derme çatma sehbalarında hayata istihfafla bakan mazlûmlar ve Cumhuriyet zindanlarını Medrese-i Yusufiye yapan büyük kahramanların azmiyle gelindiğini gözardı ediyor.

 

Peki, kim bu Hüseyin Gülerce?.. 1950’de Keşan’da hayata gözlerini açmış. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu ile İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik-Matematik bölümünü bitirmiş. Muallimlik yapmış ve milli eğitim müdür yardımcılığına kadar yükselmiş. Tarihçesinin dikkati mucib ictimâî tarafı 1969-77 yılları arasında Yeniden Milli Mücâdele Dergisi ve Bayrak Gazetesi’nde muhabirlik ve köşe yazarlığı yapması. Bir zamanların ateşli ant-i komünist Yeniden Milli Mücâdeleciler teşkilâtının mensubu Gülerce’nin Zaman Gazetesi’nin bir ara Genel Yayın Yönetmenliği’ne terfi etmiş olmasının hâfızamda çirkin tedâîler yaptığını saklayacak değilim. Zirâ meslek hayatımın ilk göz ağrılarından olan ve üç yıl çalıştığım Zaman Gazetesi’nin bir takım güçlerin yakın takibinde ve istihbarat birimlerinin ilgi odağında olduğunu bilirim. Fethullah Hoca ve hareketini yakın tâkibe alanların Zaman’ı görmezlikten gelmeleri düşünülebilir mi? Her ne ise, mevzua avdet edelim...

 

Gülerce’yi nazarımda müttehem kılan ilk yazı değil bu, çok daha kötüsü var. 08/02/2007 tarihli yazısının başına “Atatürk Ortak Değerdir” başlığını geçiren yazar, Türkiye’nin içinde bulunduğu yakın-uzak tehlike ve sıkıntıları sual-cevaplarla tadâd ettikten sonra devam ediyor:

 

“Pekiyi bütün bunlar için ortak değerlerimizin bulunduğu bir zemin

var mı?

“Var. Dinimiz, öz değerlerimiz, Atatürk, Cumhuriyet, laiklik, demokrasi ve hukukun üstünlüğü. Eğer bunlarda mutabık isek, vehimleriyle oturup kalkan bir azınlığa değil de, makûl çoğunluğun sesine kulak vereceksek, sağduyunun gösterdiği çözümü mutlaka bulacağız demektir.

 

“Atatürk'ü, bir laik-dindar kutuplaşması için millet çoğunluğunun karşısına dikmeye çalışanlar, bu ülkeye en büyük zararı verirler. Atatürk, bu toplumun ortak değeridir. Atatürk, askerî ve idarî bir dâhi olarak, ezilmiş bir milleti yeniden istiklâline kavuşturmuş, ona hürriyetini tattırmış, milletlerarası yarışta bir sıçrama rampasına çıkarmıştır. Yükselme adına aklın, bilimin ve teknolojinin tartışılmaz önemini milletimize yeniden hatırlatmıştır. Bu milletin evladı olarak mukaddes bildiğimiz bütün değerlere de sahip çıkmış, saygılı olmuştur. Tarihî bir vesikadan örnek vermek isterim.”

 

Eskiler, “cemm-i zıddeyn muhaldir” demişler, mantığın en muhkem hükümlerinden; yâni zıdların içtimaı, birleşmesi imkânsızdır, mümkün değildir... Bu hükmün vuzuhu için, Mustafa Kemâl ve İslâmiyet’i bir arada zikretmek kâfi gelir.

 

Gülerce, “Atatürk, askerî ve idarî bir dâhi olarak, ezilmiş bir milleti yeniden

istiklâline kavuşturmuş, ona hürriyetini tattırmış, milletlerarası yarışta bir sıçrama rampasına çıkarmıştır. Yükselme adına aklın, bilimin ve teknolojinin tartışılmaz önemini milletimize yeniden hatırlatmıştır.” diyor. Doğru... Ama Mustafa Kemâl bütün bunları “dogma” deyip, bütün unsurlarıyla fütursuzca reddedip geri bulduğu din ile değil, Batı medeniyetini bütünüyle taklidle yapmak istiyordu. Bütün inkılâblar bu yolda atılmış, tartışma götürmez adımlardır.

“Bu milletin evladı olarak mukaddes bildiğimiz bütün değerlere de sahip çıkmış, saygılı olmuştur.” diye bağlıyor yazar. Yalan!.. Mustafa Kemâl, savaş sonrasındaki ömrünün tamamını Osmanlı ve Osmanlı’yı cihân devleti yapan, İslâmiyet başta olmak üzere, bütün mukaddeslerini târihten dehlemek ve Türk Milleti’nin hâfızasından silmek için tüketmiştir. Dost, düşman bütün kaynaklar bu hükümde müttefiktir.

 

Gülerce, Mustafa Kemâl’in dindarlığını isbatlamak için de 1913’lere uzanıyor: Osmanlı’nın daha ayakta ve Mustafa Kemâl’in de henüz sıradan bir asker olduğu yıllar. Ne yâni, Mustafa Kemâl, altıyüzyıl İslâm’ın bayraktarlığını yapmış Osmanlı Devleti’nin küçük bir askeri olarak, dinin aleyhinde mi bulunacaktı? Yazarlığın bu kadar mı derin, muhakemen bu kadar mı güçlü, muharrir bey! Bu hezeyanların tamamını okumak isteyenler, Gülerce’nin makalesine müracaat edebilirler... (3)

 

“Atatürk’ü bu toplumun ortak değeri” olarak müjdeleyen Gülerce, ya takiyye yapıyor, inanmadığı şeyleri söylüyor; ya da bulunduğu yerde bir vazifenin ifâsıyla mükelleftir. Hadi bir üçüncü ihtimalle hafifletelim, ya da zihnî bir ihatasızlık ve gaflet içindedir. Evet Mustaf Kemâl’in bu millet için müşterek değer vasfı taşıyan tarafları vardır, ama bu onun İslâmiyet ile temas halinde olduğu nokta asla değildir; bu kadarını Gülerce de bilir.

 

Bahsi Beduüzzaman’ın âlemce malûm uzun ama iktibası zarurî tesbitiyle bitirelim. Zirâ Gülerce’nin de içinde bulunduğu câmianın temel referansı olan Bediüzzaman’ı dinlemeden Gülerce’nin maksadını anlamak kabil olmaz. Buyurun:

 

“Reisicumhura gönderilen istidanın zeylidir ki, mecbur oldum yazmaya.

 

“Bana hücum eden garazkarların en esaslı sebebi, Mustafa Kemal in dostluğu ve tarafgirliği vesilesiyle beni eziyorlar. Ben de o garazkarlara derim ki:

“Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükumetten alakası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir hadis-i şerifin ihbarıyla Kur’ân a zararlı öyle bir adam çıkacak dediğimi ve sonra Mustafa Kemal o adam olduğunu zaman gösterdi.

 

“Ben de beş yüz seneden beri kahramanlığıyla ve hakperestliğiyle dünyaya meydan okuyan kahraman bir ordunun şerefini ve zaferini hilaf-ı hakikat olarak M. Kemal e vermediğim için, garazkar dostları, beni yirmi senedir bahanelerle tazip ediyorlar.

Evet, mahkemede ispat ettiğim gibi, "?erefler, müsbet hayırlar, maddi-manevi ganimetler orduya, cemaate verilir, tevzi edilir; kusurlar, menfi icraatlar başa, reise verilir" diye bir kaide-i hakikatle, "Kahraman ordunun ve bilfiil asker ve asker başında çalışan cesur zabitlerin zaferleri ve şerefleri Mustafa Kemal e verilmez; belki kusurlar, hatalar yalnız ona verilir" diye, beni onu sevmemekle itham edenleri, kahraman orduyu sevmemekle ve şereflerini kırmakla itham edip, onlara hain-i millet nazarıyla bakıyorum. Bu hakikati mahkemede ispat ettiğim gibi, onun muannid dostlarına da ispat etmeye hazırım. Ben, bu mübarek milletin bahadır ordusunun milyonlar efradı ve zabitlerini severim; hürmetlerini, haysiyetlerini elimden geldiği kadar muhafaza ediyorum. Benim karşımdaki garazkar muarızlarım, birtek adamı sevmek yolunda milyonlar efrada manen ihanet, belki adavet ediyorlar.

 

“Evet, çok emarelerle bildik ki, bana hücum edenleri tahrik eden, Mustafa Kemal e itirazımdır ve ona dost olmadığımdır. Başka sebepler bahanedir. Bunun için mecbur oldum ki, o muarızlarıma derim:

 

“O, beni taltif etmek ve bütün vilayat-ı şarkıyeye vaiz-i umumi yapmak için, Ankara ya istedi. Ben oraya gittim. Bu gelen üç madde, beni, onun dostluğundan vazgeçirdi. Yirmi sene inzivada azap çektim, dünyalarına karışmadım.

 

“Birinci madde : Bir hadis-i şerifin, ahir zamanda an anat-ı İslamiyenin zararına çalışacak diye haber verdiği adam bu olduğunu ef aliyle göstermesidir. Ben, otuz altı sene evvel o hadisi tefsir etmiştim. Aynen bu adama manası çıkmış. Mahkemedeki müdafaatımın üçüncü esasında izahı var.

 

“İkinci madde : Birşeyin vücudu ve tamiri ve hayatı, ona ait bütün erkan ve şeraitin vücuduyla olabilmesi ve o şeyin ademi ve tahribi ve ölmesi, birtek şartın bozulmasıyla olduğu bir kaide-i hakikattir. Umumun dillerinde "Tahrip, tamirden çok kolaydır" diye darb-ı mesel olmuştur. Bu kat i kaideye binaen, meydanda görünen ehemmiyetli kusurlar ve tahribatlar, o kumandanın hatasından ve ehemmiyetli şerefler ve zaferler ise, ordunun kahramanlığından geldiğinden, o fenalıkları ona, o iyilikleri orduya vermek lazım gelirken, bütün bütün aksine olarak, cemaatin hayrını baştaki bir ferde; ve o ferdin şerrini cemaate vermek, dehşetli bir haksızlık olmasıdır.

 

“Üçüncü madde : Cemaatin hayrını ve ordunun zaferini başa vermek ve o başın kusurunu cemaate isnad etmek ise, binler hayırları birtek hayra indirmek ve bir tek kusuru binler kusur yapmaktır. Çünkü, nasıl bir tabur bir dehşetli düşmanı öldürse, herbir neferi bir gazilik rütbesini alır; ve yalnız binbaşısına verilse, binden bire iner, birtek gazi olur; o binbaşının hatasıyla zalimane bir katil yapılsa ve ona verilmeyip tabura verilse, o birtek katil bin cinayet hükmüne geçerek bin neferi mes ul eder ve cezaya çarpar. Aynen öyle de, meydandaki görünen ehemmiyetli kusurlar onları işleyen ölmüş adama verilmezse, beş yüz, belki bin seneden beri gaziliğini ve hakperestliğini dünyaya gösteren ve ferman-ı şerefini ve Kur’ân bayraktarlığını kılıçlarıyla ve kanlarıyla imzalayan bir orduya havalesiyle o kusurlar binler derece ve erkanları adedince ziyadeleşir, o ordunun pek parlak mazisini dehşetli karartır ve bu asrın ordusunu, geçen asırların aynı orduları önünde mahcup ve mes ul eder. Ve mevcut şerefler, zaferler tek adama verilse, binler derece küçülür, erkan ve efrad adedince gazilik ve hayırlar birtek hükmüne geçer, söner; daha kusurlara karşı kefaretü’z-zünub olmaz.

 

“İşte bu sebepler içindir ki, ben, onun dostluğunu bırakıp, onun yerinde, ehemmiyetli bir zamanda içinde bulunduğum ve tesirli hizmet ettiğim o ordunun dostluğunu aldım ve binler derece daha ehemmiyetli şerefini muhafazaya Risale-i Nur ile çalıştım.

Emirdağında

Said Nursi” (4)

 

 

Dip Notlar

 

(1)http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=726700&title=yeni-donemde-ak-parti-ve-dindarlar

(2)http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=12177&y=HayrettinKaraman

(3)http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=497510

(4)http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=EmirdagLahikasi&Page=247

 

Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım