Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Arşiv » SAVAŞ, YAHUT BEKLENEN KIYAMET...

SAVAŞ, YAHUT BEKLENEN KIYAMET...

Dünya alev alev yanıyor... İnsanoğlu, sonunu getirecek bir kıyametin eşiğinde, cinnet sarası geçiriyor: Eşikten sendeleyerek içeri düşse, yahut bir adım atsa kendisini hayatının sonu korkunç bir uçuruma atmış olacak. Cinnetten çok intihar...
Geçtiğimiz asra iki cihân savaşını sığdıran insanoğlu, kabulü imkânsız bir şuursuzlukla sonunu getirecek üçüncüsünün bütün hazırlıklarını tamamlamakla meşgul. Ortadoğu’nun Filistin merkezli yarım asrı aşkındır sönmeyen ateşi, Irak’ın ABD tarafından Ortaçağ vahşetlerine rahmet okutan hayasızca işgâli, kaba kuvvete dayalı zûlmün bayraktarı aynı gücün Afganistan’da yaptıklarının mütemmimi, dünyanın dört bir tarafını rahatsız edip ateşe veren faaliyetleri, nihâyet Kafkaslar’ı da tutuşturdu.

 

Güney Otesya, Abhazya, Gürcistan ve Rusya’nın fiilen iştirak ettiği savaşın hazırlayıcı unsurlarının başında ABD’nin geldiği sır değil. Enerji koridorunu kontrolü altında tutmaya çalışan bu meşruiyet tanımaz gücün karşısındaki mukabil gücün soğuk savaş devrinin diğer devi olması şimdilik küçük görünen felâkete bir anda irtifa kazandırabilir.

 

Sadece savaşan tarafların değil, bütün insanlığın sonunu getirip, yeryüzünü yaşanmaz kılacak yeni bir dünya harbinin hudutlarını tâyin etmek imkânsız. İmkânsız, zirâ bu iki büyük devin elindeki nükler silâhlar yalnız başına âlemin sonunu getirmeye kâfi iken, dünyanın bir çok ülkesinde bulunan diğer nükleer silâhların da devreye girmesini kimse engelleyemez. Nükleer silâhların ateşlenmeyeceğinin teminatı yok. Zirâ şeytaniyetin kanatlandırıp fir’avunlaştırdığı insanoğlunun bir ölüm kalım savaşında elindeki bütün kozları kullanmasını engellemek mümkün değil. Ferdler gibi devletler ve milletler de canlı bomba vasfı taşıyabilir; taşır da...

 

İkinci dünya savaşında Japonya’yı nükler silâhla dize getiren ABD, bugün aynı tecrübeyi dünyanın herhangi bir yerinde yaşamayı göze aldığında benzer bir âkibetin kendisini de beklediğini bilir. Bilir ama, buna rağmen bu riskin mevcudiyetini kimse ortadan kaldıramaz. Kıldan ince beyin ve sinir damarlarının konhtrolüne bırakılmış bu dehşetli silâhlarının varlığı, kıyametin habercisi değil, tâ kendisidir. Sizden daha güçlü bir zâlimin haksızca gırtlağınıza basan ve hayatınızı söndüren varlığından kurtulmak için bütün imkânlarınızı kullanırsınız. Kullanmamanın bedeli, hayatınızı kaybetmektir. Yaşama ihtimâli, en azından katilinizle birlikte ölme düşüncesi, yalnız başına ölmekten daha pırıltılı gelecektir.

 

İnsanlığı bekleyen bu dehşetli akibetten kurtulma ihtimali var mı? Elbet de... Ancak bu zayıf ihtimal ile teselli bulmanın imkânı yok... Sefahet ve ahlâksızlıkla, geçmişteki bir çok kavmin helâkini netice veren günahların tamamını bir anda işleyen şimdiki beşeriyeti ya kendi silâhları kahredecek, ya da İlâhî afetler. Lut kavmini yere gömen fiili livata bugünki medeni dünyanın fiil-i adisi durumunda ve hayasızca teşvik görüyor. Nuh’un kavmini suya gömdüren günahlar beşerin şimdiki günahları yanında çok sıradan kalır..

 

Semâvî dinlerin ışığı, ahlâksızlık gayyasına düşmüş şimdiki beşeriyeti yeterince aydınlatamıyor. Zirâ muharref Hırıstiyanlık ile Yahudilik asliyetini kaybetmiş olmanın çâresizliğini yaşarken, Müslümanlar ise medeni(!) dünyanın maddi-mânêvi zulüm ve iğfalatı altında İslâm’ın muhteşem aydınlığını âleme yaymak şöyle dursun, hayatlarının derdine düşmüşler. Dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanları zapt-u rapt altında tutmaya çalışan Batı, İslâm dünyasını sömürerek fukaralaştırmakla iktifâ etmeyip, ahlâksızlaştırarak da mâneviyatını öldürüyor. Karanlıklarını dağıtacak İslâm’ın aydınlığına Batı’nın Haçlı Seferleri’nden kalma düşmanlığı, aynı hamakatle devam ediyor...

 

Devlet-i Âliyye’nin altıyüz yıllık fetih rüyalarını kâbus hâlet-i ruhiyesi içinde yaşayan Batı’nın asıl hedefinin Türkiye olması tabiidir. En hain, en habis, en zâlim oyunlarını topraklarımızda sahnelemesi o yüzden. Savaş meydanlarında bileğini bükemediği Osmanlı’nın ahfâdını yatak odalarında ve bin türlü ahlâksızlıkla dize getiren Batı’nın en büyük zâferi, bugünün Türkiye’sidir. İşin asıl elim tarafı, zâferinin devamını kendi içimizde unsurlarla temin etmesi. Osmanlı’nın kendisine korkulu rüyalar yaşatan bütün değerlerini tahrib vazifesini, kendisinden daha düşman, içimizden birilerine yaptırıyor. Artık onun eli kızımın örtüsüne uzanmıyor. Kızımın örtüsüne uzanan daha çirkin, daha zâlim ve daha ahmak el, kendi içimizden. Dinimi tahrible vazifeli, ondan daha düşman taşeronlar, kendi içimizden artık; okul bodrumlarına kadar indirilmiş izbe mescidleri felâket sayan ahmaklar da bizden.

 

Teselliye şayan nokta, bu yerli Batı simsarlarına rağmen, milletin sönmeyen ve söndürülemeyen îmânıdır. Batı’nın kontrolündeki güç, daha çok bugünlerde bütün kirli çamaşırları ortalığı pis bir kokuya boğan devletin derin cephesidir. Bu cephe çöktüğü gün, millet fiili esaret zincirini kırmış olacaktır...

 

Savaşa dönersek... Türkiye’nin yanıbaşında yükselen bu alevlere bigâne kalmamız hamakat olur. Zira ilk tutuşacak saçak, bizim saçağımızdır... Bu ateşin söndürülmesi için Türkiye kararlı, müteşebbis, ama hassas ve muvazeneli bir rol oynamaya mecburdur. Hasımların kahredici güçlerinin muvazenesinden faydalanmanın bir yolunu bulmak zorundayız. Devlet-i Âliyye’nin en zayıf devrini, devletler muvazenesini iyi kollayarak otuz küsür yıl emniyet içinde atlatan Sultan Abudulhamid’in torunları olduğumuzu göstermenin tam zamanıdır...

 

Tevbe kapılarının bütünüyle kapanmadığı her vakitte, beşerin sulh ve selâmeti için hâlâ bir ümid var demektir... Batı, kendi zulmünün cezasını öderken zarar görmememiz mümkün değil, bu ateş masum ve mazlumları da yakar... Onun için daha çok çalışmalı, daha çok faziletli insanlar yetiştirmeliyiz. Bâzen bir kişinin mesaisi ile cihânın çehresi değişebilir, son örnek dünyayı ihata istidadı gösteren Nur hareketidir. Halbuki bu hareket, Batı’nın içimizdeki düşman işbirlikçileri tarafından topraklarından koparılmış bir sürgünün, bir münzevinin, tek bir kişinin başlattığı harekettir: Said-i Nursî’nin hareketi. Dünyanın zulmânî çehresine düşen bu fecir aydınlığının üzerinden henüz bir asır bile geçmedi.

Kimse kendisine düşeni küçümsemesin, Hakk’a hizmette büyük küçük yoktur. Mükellefiyetimizin nihâî hududunu, yapabileceklerimiz çizer, fazlası değil. Gayret bizden, tevfik Allah’tandır... Hamiyet dâvâsında yalancı olmadığımızı tevsik etmeliyiz. Biz bize düşeni yaparsak, siyâsî ve içtimâî arena da sükun bulacak ve ıslah–ı nefs edecektir.

Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım