Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Arşiv » BAYKAL YALAN SÖYLÜYOR...

BAYKAL YALAN SÖYLÜYOR...

İstibdâd bataklığını iki kaynak besler: Biri cehâlet, diğeri korku... Taaffün etmiş bu bataklıktan biri diğerinden beter iki kaynak fışkırır: Biri müstebidin maddî zulmü, diğeri ondan da şeni mânevi zulmü. İnsanlık târihini kaleme alan vakânüvisler, umumiyetle müstebidlerin maddî zulümlerini nazar-ı dikkate almakla birlikte mânevî zulmün haysiyet kırıcı dehşetini de görmezlikten gelemezler. Moğol istilâlarının maddî tahribkârlığı yaşanan devirle mahdûd olduğu hâlde, yaşattığı mânevî dehşet bugün bile varlığını hissettirir.

 

Nazi zulmünün hunharca biçtiği Yahudiler’in ızdırabları, hayatlarıyla son bulur, ama bu zulmün insanlık havsalasına, bilhassa Yahudiler’in şuuraltlarına zerkettiği dehşet, olduğu gibi duruyor. Kaderin garib cilvesine bakınız ki, Naziler’le yer değiştiren Yahudiler, kendilerine revâ görülen zulmün daha şiddetlisini Filistinliler’e uygulamak suretiyle kaderin kendileri hakkındaki mazi fetvâsını haklı çıkarmakla iktifâ etmiyor, gelecekte de böylesi bir zulme dûçar olmalarına fetvâ zemini hazırlıyorlar. Bu mevzu bahs-i diğer, geçiniz...

 

Müstebid, bütün varlığınızla itiat etmeniz il tatmin olup iktifâ etmez, pis pençesi kalbinize de uzanır. Mükellefiyetiniz sâdece boyun bükmek değil, aynı zamanda müstebidi sevmek ve avuçlarınızı patlatırcasına alkışlamaktır da. Bir zamanların komünist Rusyası’nda yaşayanlar için Lenin’i sevmek bir mecburiyet olduğu gibi, Çinliler için de Mao’yu sevmek mecburiyetti. Bu iki zâtın müşterek vasfı, tesis ettikleri istibdad idaresi... Komünizmin çökmesi ile bir asra yakın sürmüş mecburî sevgi, yerini gönüllü nefrete bırakır. Müstebidlerin müşterek kaderi bu, tabıî ve fıtrî netice...

 

İnsan hak ve hürriyetlerinin hükümfermâ olduğu demokratik ülkelerde herhangi bir insanı sevmek, vatandaşlık mükellefiyetlerinden değildir; velev ki bahis mevzuu kişi yalnız başına bir milleti mevtten kurtarmış olsun... Müstebidlerin bütün heveslerine rağmen, târih bu tarz kurtarıcıların varlığına şehadet etmiyor, en fazla hakları, çoğu zaman hasbelkader kabilinden, sevk ve idareden ibaret bir rüçhaniyetle sınırlıdır. Târihin en kesin zâferlerinden olan İstanbul’un Fethi bile yalnız başına Fâtih’in eseri değildir. Aksini iddia, Fâtih’i büyütme kastı taşıyan bir küçültme olur.

 

Mustafa Kemâl’in gerçek yerini tesbit ve tâyine muvaffak olmamız, imkânsız... İmkânsız, çünkü yakın târihimiz zifirî karanlıklarla örtülü; mayınlar döşeli bir yasak bölge... Yasakların hisarıyla kuşatılmış bu sahnede terennüm edilenlerin tamamı medih ve senâ kaynağından fışkırıyor... Aynı kafada olanların sahnesindeyiz... Aykırı bütün sesler susturulmuş, tenkid tardedilmiş bu sahneden. Sesinizi çıkarmak istiyorsanız, yapmanız gereken tek şey, koroya eşlik edip inanılmazın şarkısını söylemek.

 

Seksen küsur yıllık cumhuriyet sahnesinde büyük koronun bütün besteleri Mustafa Kemâl’e dair. Paşa’yı medh-ü senâ yarışı hudud tanımaz: Kimi peygamber ilân eder, kimi hızını alamayıp tanrılığına hükmeder. Resmî târih’in siroza mağlub düşen kahramanı, efsane ve mitolojilerin heyulâlarına rahmet okutacak bir heykel-i muazzam olarak Türk çocuklarının hâfıza ve gönüllerine nakşedilir. Daha doğrusu nakşedilmek istenilir... Muvaffak olunur mu? Hayır... Hayır, çünkü netice ortada... Seksen küsur senenin tahşidatı, seferber edilen bütün devlet imkânları ile bir yığın cebir ve tehdide rağmen Kemalist ideolojiye kudsiyet atfeden partilerin hazîn akibetleri meydanda... Tek parti devrini kapatan 14 Mayıs 1950’den beri bu zihniyetin milletten aldığı tek cevab, ademe mahkûmiyettir. İktidar yüzü gördükleri kısa devirler, entrika devirleridir: Darbe ve şiddetin, iğfalatın, korkunun kol gezdiği devirler....

 

Kemâlist ideolojinin bayraktarlığını yapan CHP ve yaşlı kaptanı Baykal, temsil ettiği zihniyetin sekâratını uzatmanın yollarını arıyor, zirâ şifâ bulmalarının imkânsızlığının o da farkında. Onun için de maksadına hizmet edecek her vâsıtayı meşru addediyor, her yalanı mübah..

 

Teke Tek programında “Atatürk’ü sevmiyorum.” ifadesiyle memleket sathını dalgalandıran Nuray Cânân Bezirgân’ı Baykal da görmezlikten gelemeyip Grub Toplantısında nutkuna malzeme yapmış. Bezirgân’ın sözlerini bir su-i kastle ters yüz eden Baykal, ''Keşke kurtarmasaydı, İngilizler kalmaya devam etseydi. Belki benim haklarım daha güvencede olurdu'' dediğini ifade ettikten sonra vehametin tahliline geçiyor. Dinleyelim mi?

 

''Bu bir zihniyettir. Ortada bir düşünce, algılama var. Türban takıyor. Atatürk'ü sevmiyor. Humeyni'yi seviyor. İngiliz işgalinde dini hak ve özgürlüklerinin daha güvencede olabileceğini düşünüyor. Dışişleri Bakanı, Türkiye'de Müslümanların baskı altında olduğunu söylüyor. Bu kızımızın ortaya koyduğu fikri yadırgamamak lazım aslında. Çünkü milli mücadele başlarken, o tablo aynen ortadaydı. Milli mücadele başlarken, padişahın, Damat Ferit'in, İstanbul hükümetinin ve onun etrafındaki medyanın ortak düşüncesi, Mustafa Kemal'in ve arkadaşlarının bağımsız bir devlet kurmasındansa, İngiliz işgalinin devam etmesinin bizim daha hayrımıza olacağıydı. Bunu ortaya koydular, yazdılar. Bunu söyleyen siyaset adamları var. Damat Ferit budur, Vahdettin'in yaptığı budur. Milli mücadele başarıya ulaşınca, İstanbul'dan ayrılan Vahdettin'in

ortaya koyduğu düşünce işte budur. O kızımızın kafasındaki düşüncedir. Acaba bu düşünce sadece kendine özgü, bireysel bir tercih içinde o konuşmayı yapan o kızımızla sınırlı mıdır? Acaba bu düşüncenin, açıktan ya da gizlice paylaşıldığı bir geniş alan söz konusu mudur? Bu geniş alanla siyasetimizin bir ilgisi var mıdır? AKP'nin bir ilgisi var mıdır? Atatürk'e karşı çıkanların bir ilgisi var mıdır? Türkiye'ye gelen Avrupalı politikacıların, ''Atatürk'ü ortadan kaldırın' sözlerini

hatırlayın. Daha dün bu Mecliste, 'İsmet Paşa bu milletin düşmanıdır' diyenlere hak veren AKP milletvekilini hatırlayın.'' (http://www.haberturk.com/haber.asp?id=80904&cat=110&dt=2008/06/17)

 

Yalan! Hem de en iğrenç cinsinden bir yalan... Bezirgân’ın “keşke” diyerek İngiliz işgalinin arkasından yas tuttuğu, iğrenç bir yalan. İşte Bezirgân’ın söyledikleri:

 

“Yani İngilizler olsaydı benim haklarım daha geniş olacaktı. Zaten mesele bu yani. İnsanlar bana Atatürkçülük adına zulmediyorlarsa benden Atatürk'ü sevmemi bekleyemezsiniz.” (11/6/2008 Hürriyet, diğer gazeteler ve haber portalları)

 

Farazayı ifade eden “olsaydı”yı temenni ve arzuyu ifade eden“keşke” ile yer değiştirmek, Baykal’a bile yakışmayacak bir küçüklüktür, zavallılıktır. Bir tesbiti, gönül yakıcı bir hicrana inkılâb ettiren bu tenezzülün Cânân Bezirgân’a kaybettireceği bir şey yok, ama Baykal ve şürekâsına çok şey kaybettirir.

 

Kabul edelim ki Bezirgân haklı, müstemlekelerde bile bugün Türkiye’de yaşanan ölçülerde gayr-i insanî din ve vicdan hürriyeti yasağı yoktur. Çeyrek asırdır kendi evlatlarına başörtüsü sebebiyle devletin revâ gördüğü zulüm, ortaçağ zulümlerinden daha zâlimcedir.

 

Sandıkzede CHP’nin ümitsiz Genel Başkanı akla ve iz’ana savaş açmış bir kere, söylediklerine yeryüzünde inanabilecek aklı başında tek insanın olmayışı umurunda değil, görebilecek hâli de yok. El insaf be adam, el insaf... Yeryüzünde mutlak tek hakikat varsa, o da bu milletin zaferle taçlandırdığı İstiklâl Mücâdelesi’nin cengâver bir milletin din ve îmân cehdinden kaynaklandığıdır. Düşmanlarının bile teslim ettiği bu bedihi hakikatin Baykal’ın meçhulu olması düşünülebilir mi? Hayır... Bu bedihi hakikat Baykal’ın da meçhulü değil, ama bu süfyan çarpığı zihniyet iflah etmiyor işte, Baykal da iflâh olmaz.

 

Bir Parti’nin Genel Başkanı, tek bir insanın tek bir sözünü çarpıtarak bütün Müslümanları mandacılıkla ittiham etmek isterse, bunu ya zındıklığına hamledersiniz ya da mutlak gaflet içinde oluşuna; hükmü millet verecek... Derin bir gaflet eseri olarak yumuşatmaya çalıştığım bu iftiranâmeyi Baykal ve şürekâsının suratına çarpıyorum. Estağfurullah, bütün müslümanları bu çirkin ve hayasızca iftirandan tenzih ederim. Hiç bir îmân sahibi istiklâliyetinden vazgeçmez, geçemez... Târih dersinin yeri değil, gerektiğinde isbatına hazırım ki, Baykal târihe de, yakın ecdâdımıza da iftira atıp yalan söylüyor. Mustafa Kemâl’i Anadolu’ya gönderen Vahidüddin Sultan’a hain diyen ya garazkârdır, ya da hain... Baykal’ı çirkin bir garazkarlıkla yaftalayıp hıyanetten kurtarmak isterim, değildir...

 

Cânân Bezirgân’ı hedef alan bu linç hâlet–i ruhiyesi, Kemâlist cephenin inkıraz ilânıdır. Çöken bir cephenin canhıraş gürültüsünü nârâ vehmedip saklanacak yer arayanların çokluğu, istibdâdın eseri. Korkmayanlar defin hazırlığı için kolları sıvayabilirler...

Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım