Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Arşiv » DANIŞTAY BAŞKANI BUYURUYOR Kİ!

DANIŞTAY BAŞKANI BUYURUYOR Kİ!

Mefhumların alacakaranlıkta hayâletler gibi kol gezdiği bir dil, Türkçe... Dil, muradları, Türk çocuklarının bin yıllık şanlı mazileriyle irtibatlarını koparmak olanların tahrib ettikleri ilk hisardı. Anadolu, ikinci Babil’dir; Türkler, anlaşamasınlar diye dilleri ellerinden alınan son Babilliler...

Sumru Çörtoğlu’nun isminin önüne getirme mecburiyetiyle karşı karşıya bulunduğum “danıştay” mefhumu, bu hatırlayışın tek âmili, mevzua oradan devam etmeyeceğim. Mâlûm, Çörtoğlu, “danıştay” başkanı...

10 Mayıs 1868’de Osmanlı Devlet teşkilâtı içinda fiilen hayata başlayan müesseseye Osmanlı’nın verdiği isim: Şûra-i Devlet... Mânâsını istişareden alan ve devlet meşvereti olarak da ifâde edilebilecek mefhum, Cumhuriyet devrinde kılık değiştirerek karşımıza “danıştay” olarak çıkmış.

“Danışmak”tan uydurulmuş... “Danış”ın kuyruğuna bir “tay” ilâve edilerek de mefhumun medeniyete intibakı sağlanmış.

 

İşte Bayan Çörtoğlu, başında bulunduğu bu “Danıştay”ın kuruluş yıl dönümü münasebetiyle veciz bir nutuk îrâd etmiş. Muhatbları, devletin bütün ricâli... Sıkıcı protokol konuşmalarını aşan, ehibbasının manifesto olarak (Ne demekse!) alkışladığı konuşmaya birlikte kulak kabartalım mı?

Bütünüyle vaktinizi hebâ etmek istemem, tamamını okumak isteyenler “danıştay”ın resmî sitesinde bulabilirler. Selâm sabahtan sonra başkan bütün ciddiyetiyle konuşuyor. Dinleyelim:

“Hukuk devletinin özelliği, hukukun üstünlüğünün kabul edilmiş olmasıdır. Hukukun üstünlüğü de, Anayasa’nın ve yasaların eksiksiz uygulanmasını, iktidarın gücünün yargı ile dengelenmesini, yasama ve yürütme organları ile idarenin eylem ve işlemlerinin yargısal denetime bağlı tutulmasını gerektirmektedir. Çünkü, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiş toplumlarda son söz yargıya aittir.”

Sapla samanın birlikte savrulduğu bir harman yerindeyiz, doğruyla yanlış siyam kardeşler gibi, sırt sırta. Ayırmaya mecburuz: “Hukuk devletinin özelliği, hukukun üstünlüğünün kabul edilmiş olmasıdır.”Çok doğru, ama hukuk, kanun kılıklı bir haydut değil, cihanşümûl bir adâlet müvezzii ise, doğru. Yoksa bütün müstebitlerin de icra ettikleri bir hukuk vardır. Selâm mı duracağız?.. Ayırmaya devam ediyoruz:

“Hukukun üstünlüğü de, Anayasa’nın ve yasaların eksiksiz uygulanmasını, iktidarın gücünün yargı ile dengelenmesini, yasama ve yürütme organları ile idarenin eylem ve işlemlerinin yargısal denetime bağlı tutulmasını gerektirmektedir.”

“Yargı” gücü ile iktidarın gücünü “dengeleme” düşüncesinin herhangi bir demokratik ülkede aklı başında tek taraftarının bulunabileceğine ihtimal mi var? Yargının sebeb-i vücudu, hükümetin gücünü dengelemek değil, bu gücün mevcut hukuka riayet etmesini tâkib ve temin etmektir. Yargı ve iktidarı bir terazinin iki mukabil kefesi gibi göstermek, bayan Çörtoğlu için en basit ifâdesiyle dalgınlık eseri olmalı. Yoksa o makamda birisi için ciddiyetle söylenebilecek lakırdı mı?

“Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiş toplumlarda son söz yargıya aittir.”

Ciddi olamazsınız... Demokrasilerde ilk söz de son söz de her zaman milletindir. Yargıda vehmettiğiniz son söz, hukuka muvafıklığı tesbit ve ilandan ibarettir; yargıyı milletin üzerinde hüküm ve karar sahibi kılmak değil. Bu tesbit ve ilândan yargıya düşen tek şey, dersini iyi çalışıp hata etmemektir. Masayı yumruklamak değil...

Sözlerine devamla 12 Eylül Anayasa’sına atıfta bulunan Çörtoğlu’nun aklına Anayasa yapma selâhiyetinin millette olduğu, bahismevzuu anayasadan müsbet bahsetmenin ayıp kaçacağı gelmiyor bile. Darbeci postalı kokan bu istibdad beyannamesinin referandumdan çıkmış olmasına dayanmak istiyorsa,bu daha büyük ayıptır. Söz konusu mekanizmanın nasıl bir kepazelikle işlediği arşivlerde sâbittir, üstelik yaşananları hatırlamayacak yaşta da değil Hanımefendi Çörtoğlu.

Milletin, hangi kaideler manzumesi çerçevesinde yaşamak istediğinin beyanından ibaret olan bir Anayasa’nın Türkiye’de mevcut olduğu, herhangi bir insan tarafından söylenebilir mi? Ya “danıştay” başkanı tarafından? Mevcut duruma boyun eğmek başka, rıza göstermek başkadır. Darbecilerin düşünce ve arzularınınşekillendirdiği bu anayasanın ihdas ettiği ve çelikten bir korse gibi bünyemizi sıkan sistemine bilmecburiye boyun eğiyorum, ama kabul etmiyorum. Milletin saâdetini boğan bu varakadan kurtulacağımız günü, fecrin aydınlığını bekler gibi, bekliyorum.

Neyse, başkanı dinlemeye devam ediyoruz:

“Yargı organının, yasama ve yürütmeden bağımsız, özgür ve güvenceli olması, her türlü baskıdan ve siyasal müdahalelerden uzak çalışması, hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin ön koşuludur. “

Çok doğru da, 28 Şubatı denen devr-i meş’umda süngülerin gölgesinde hazır kıta brifing alan yargıya; Susurluk ve Şemdinli vakâlarının üstünü örtmekte gösterdikleri mârifetle parmak ısırttıran yargıya ne demeli? Yoksa bağımsız yargı , darbecilerin zelil ettiği sivil iktidarlara âleme şenlik iddianâmelerle boyun eğdirtmek midir? Şapkadan 367 tavşanını çıkarmak da bağımsızlık muktezası mıydı, yoksa darbelere alkış tutmakta beis görmeyen Baykal’ın ağır tehdidiyle birklikte zinde güçlerin tavırlarının eseri mi? Yahut bunca söylenenler hepten iftira mı yâni?

Bayan Çörtoğlu bir de üzüntüsünü dile getiriyor:

“Özenli bir üslupla tartışılması gereken yargı kararlarının, siyasi tartışmalara konu edilmesi, bu kararların hükümete karşı bir tavır gibi gösterilmesi suretiyle yargının kamuoyuna şikayet edilmesini doğru bulmuyor, bu bağlamda Danıştaya yöneltilen eleştiri ve yakınmalarda haklılık payı görmüyoruz. . “

“Özenli üslûb” hasretiyle dilhûn başkanımızın dağarcığında mutlaka muradına muvafık bir örnek vardır. Keşke ifâde buyursaydı da üslûbumuza çeki düzen verseydik. Hoş, feraset ehli, başkanın zikretmediği bu nezih üslubûn öncelikle Vural Beyin sonra da Abdurrahman Beyefendi’nin kapatma iddianâmelerinde bütün tarâvetiyle boy attığını kestirebilirler amma, umumun idraki için yine de keşke başkan ifâde buyursaydı. Değil mi efendim!..

“Danıştaya yöneltilen eleştiri ve yakınmalarda haklılık payı” görmeyen başkana, “Aman estağfurullah efendim, sizden hiç hata sudur eder mi?” demek, nezih kaçmayacaksa, söylememiş olayım.

Nihâyet sözü anayasa değişikliği meselesine getiren başkan şunları buyuruyor:

“Devletin kuruluşunu ve işleyişini düzenleyen bir kurallar bütünü olarak anayasa yapma yetkisi, siyasi bir yetkidir. Yürürlükteki bir anayasayı, bu anayasada öngörülen usul ve esaslar içerisinde değiştirme yetkisi ise; hem siyasi, hem de hukuki bir nitelik taşır.

“ Anayasa değişikliğinin; hukuki çerçeve içinde cereyan etmesi, anayasada öngörülen usul ve şekil şartlarına uyulmasının yanında, Anayasanın temel ve değişmez ilkelerine ve bu konudaki yargı kararlarına uygun davranılması ile mümkündür.

“ Cumhuriyetimizin özü ve ulusal yaşamımızın temeli olan laiklik ilkesi ve laik eğitim kurallarını dolaylı dahi olsa zaafa uğratacak hiç bir düzenlemenin, iç hukukumuzda bireysel eğitim hakkının sağlanması olarak görülmesine olanak bulunmadığı gibi, uluslar arası hukuk ve hukukun evrensel ilkeleri karşısında da koruma ve himaye görmesi söz konusu değildir.”

Anayasa yapma ve değiştirmenin esasta siyâsî bir mesele olduğunu kabulle birlikte Bayan Çörtoğlu, yine de aba altından sopa göstermekten de kendisini alamıyor. Zirâ Anayasa Mahkemesi’nin önüne gelen başörtüsü dâvâsında yegâne selâhiyeti olan şeklî muvafıklığı aramanın ötesinde esasa el atıp atmayacağı tartışılırken, başkan hükmünü veriyor, dinledik. İşte tekrarı:

“ Anayasa değişikliğinin; hukuki çerçeve içinde cereyan etmesi, anayasada öngörülen usul ve şekil şartlarına uyulmasının yanında, Anayasanın temel ve değişmez ilkelerine ve bu konudaki yargı kararlarına uygun davranılması ile mümkündür”

Anlaşıldı mı efendim? Ben anladım, sizi de bilemem...

Başkan, târihî konuşmasında hemcinslerini de hatırlamış. Öyle ya, bu mühim konuşmada kadın haklarına temas etmemek olmazdı. Buyurun:

“Yeryüzündeki bütün toplumlarda kadınlar, hak ve özgürlüklerini verdikleri mücadeleler neticesinde elde etmişlerdir. “

Ne kadar doğru! Baş örtülü kadın da haklarını elde etmek için medh-ü senâsında acze düştüğünüz müesselere karşı çeyrek asırdır mücâdele veriyor, efendim. Bakalım hemcinslerinizin taleblerine daha ne kadar direneceksiniz? Cidden affedersiniz, araya girmeden duramıyorum. Sustum işte:

“Kurtuluş Savaşı’nda erkeği ile omuz omuza gerek cephede, gerekse cephe gerisinde mücadele veren Türk kadını, Cumhuriyetin kurulması ile birlikte bir birey, bir vatandaş olarak erkeği ile eşit konuma getirilmiştir.”

Vallahi yalan, billahi yalan!... Adama hilaf-ı âdet yemin de ettiriyorsunuz, tevbe tevbe... Yalan! Çünkü, düşünce salabeti noktasından çeyreğim çıkmayacak kızım veya eşim, devletin kurtarılmış mâbedlerinden içeriye burnunu uzatamazken, ben keyfimce giriyorum. Sebep: Onlar baş örtülü, ben ise takmıyorum;baş örtüsü takmak bir erkek olarak hoşuma gitmiyor!... Bu mu eşitlik başkan? Yoksa farklı gezegenlerde mi yaşıyoruz!

10/5/2008 Çamlıca

Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım