Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Arşiv » MEŞRUTİYET, DEMOKRASİ VE BEDİUZZAMAN

MEŞRUTİYET, DEMOKRASİ VE BEDİUZZAMAN

Muhterem Dinleyiciler, Meşrutiyet’in yüzüncü yılı münasebetiyle tertiplenen, “Yüz Yıllık Demokrasi Serüvenimiz ve Bediüzzaman” adlı panelde karşınızda bulunmakla bahtiyar olduğumu ifade etmek isterim. Üzerinde günler, haftalar boyu konuşulabilecek bu mevzuda irticali konuşmanın güçlüğü, bize tahsis edilen kısacık zaman dilimini doğru kullanamamak olacaktır. Böyle bir tehlikeye düçar olmamak için müsaadenizle konuşmamı, göz ucuyla tebliğimi takib ederek yapmak isityorum. Biliyorum, bir hatîb için bu bir zaaftır, ama mâzeretimi kabul edeceğinizi ümid ediyorum. Zirâ mevzuun bütününü ihâta etmeyen bir kaç örnek ve küçük düşünce kırıntıları ile vaktinizi hebâ etmek istemiyorum.

Derdimiz bir değil, binler... Hangi başlığı açsanız, altında yüzlerce alt başlık boy atıyor, görmezlikten gelmek mümkün değil. Mevzuu dağıttığım zehabına kapılmanızı istemem, saded harici gibi görünenler, başka bir zaruretle görmek zorunda kaldıklarımdır.

Önce Meşrutiyet mefhumana bir göz atalım mı? Ama ondan da önce Türkçe’ye bir paragraf açmakta fayda var.

Türkçe, Dil İnkılâbı’ndan beri mefhumların maskeli balosu... Sonradan sahneye fırlayanların arasında, her türlü düşkünlüğü şeref madalyası gibi taşıyanlar gözde... Uydurukça ve argo, sahnenin itibarlı ikilisi. Maksadı bin yıllık bir irfanı boğmak olan bu tahribkârlığa, önceleri gözyaşları içinde seyirci kalan Sağ, zamanla iştirakeder. Eski mezarlık bekçisi de eğlenceye dâhil olmuştur artık: Sel ve sal’ların musikîsiz, renksiz ve zevksiz korosunda yerini alır. Bu fâcianın amansız muhalifleri Nurcular bile, bu çılgınlığa daha fazla direnemeyip karnavala dahil olurlar. Onların da neşriyatları artık tanınmaz hâlde...

Halbu ki dil bütünüyle haysiyet, bütünüyle şeref, bütünüyle insaniyettir. Dillerini kaybeden milletler, insanlıklarını da kaybederler. Mümiyyiz vasfı düşünmek olan insan, kelime ile düşünür... Kelime mânâ’nın cildidir, libası değil... Yırtıp atamazsınız, hoyratça değiştiremezsiniz. Maksadınız öldürmek değilse tabiî...

Bugün burada üzerinde fikir teatisinde bulunduğumuz mefhum: Meşrutiyet... Yüz yıl önce topraklarımızda hâkimiyetini resmileştiren mefhuma, Lügatların biçtiği en sâde gömlek şöyle:

“Bir hükümdarın başkanlığı altında, millet meclisi ile idâre edilen devlet sistemi”

Kelimenin kökü, “meşrut”. Şartlı, şart ile bağlı, demek... Hülâsa meşrutiyet, hükümdara bağlılık şartıyla meclis idâresi demektir.

Savaş meydanlarının fetih rüzgârları, ricatlara yerini bırakınca, Devlet-i Âliye’nin muhkem surlarına endişe dolu nazarlar çevrilir. Asırlarca ebed müddet ilân edilen devletin sonunun yaklaştığı endişesi, çehrelere misafir olmaya başlar. Düşmanlarının artan baskı ve talebleri ile 23 Aralık 1876’da Kanûn-u Esasî ilan edilerek meşrutiyete geçilir. Ne var ki 1877-78 arasında cereyan eden Osmanlı Rus harbi şartlarında Abdulhamid, meşrutî idârenin devamında mahzur görerek, henüz bir yaşındaki genç meşrutiyeti rafa kaldırır. 93 Harbinin meşûm havası içinde 1878 Ocağında Meclisi bir daha çalıştırmaya teşebbüs eden Sultan, karşılaştığı ağır tenkid ve itirazlara göğüs geremeyerek 13 Şubat 1878’de meclisi bütünüyle kapatır.

Târih sayfalarının meşrutiyete bir daha aralanması için, aradan 29 yıl gibi,çeyrek asrı aşkın bir zamanın akması gerekecektir. Uzun saltanat yıllarınının bin türlü sıkıntısını siyâsî dehâsı ve def’i imkânsız bir zaruret gibi gördüğü istibdad idâresiyle göğüsleyen Abdulhamid, artık değişen şartlara daha fazla direnemeyip 24 Temmuz 1908’de ikinci defa Kanun-u Esasi’yi mer’iyete sokup meşrutiyeti bir dahailân eder.

Daha çok, Avrupa’da tahsil gören gençler ile istibdadtan kaçıp Avrupa’ya sığınan aydınların, Sultan Abdulhamid idâresine karşı başlattıkları hareketin Selânik askerî birliklerinde de makes görmesiyle şekillenen muhalefet dalgasının eseri olan II. Meşrutiyet, Osmanlının târih sahnesinden çekildiği 5 Kasım 1922 tarihine kadar devam eder.

İkinci Meşrutiyet’i hazırlayan sebeplerin başında Abdulhamid’in müstebid idaresine karşı baş gösteren aydın muhalefeti gelir. Jön Türkler’in Batılı telkinler karşısında taklidine teşebbüs ettikleri bu monarşi idâre şekli, memleket sathında sevinç ve nümayişlerle karşılanır. Heyhat ki, sevinç ve nümayişlerdeki bu müştereklik, maksatta devam etmez. Geniş halk kitleleri ve muhafazakâr çevrelerin sevincini besleyen istibdaddan kurtulmuş olmak düşüncesi, müstağrîb aydınlar, İttihad ve Terakki ile askerî birlikleri tatmin etmez. Onların daha esaslı, daha köklü talebleri vardır... Daha köklü, ama daha şerir ve ahmakça talebler... Batılılaşma hülyâsının bu öncü güçleri meşrutiyet zeminini, bir tasfiye zaferiyle neticelendirmek için kolları sıvarlar.

Kendisini belli eden bu emelin de tetiklemesinde hisse sahibi olduğu 31 Mart vakasında “Şeriat isteriz!” sloganının bayraklaşması biraz da buna istinad eder. Kuvvetli devlet an’anesi ve milletin salabetini kaybetmemiş imânı, aşılmaz bir hisar gibi Batılıperestlerin yolunu kesince, daha fazla ileriye gidemeyip, idarenin nimetlerini yağmalamaya koyulurlar. Sultan Abdulhamid devrini mumla arattıran İttihad ve Terakki zulmü, Payitahtı yangın yerine çevirir. Sadece payitahtı mı? Hayır, bütün memleket sathını aynı yangın kasıp kavurur.

Yakın târihin bu entrikalarla dolu kanlı arenasından sarf-ı nazarla Meşrutiyet’e dönelim mi? Habil ile Kabili’in kucak kucağa yaşadığı, şerle hayrın boy ölçüştüğü imtihan meydanı, hiç bir zaman rakiplerden birinin tasfiyesine tamamıyla şahitlik etmez. Behemâl mücadeleyi devam ettirecek unsurların hayatiyeti de devam eder. Hilkatın bu muhteşem kavgası, kıyamete kadar da devam edecektir...

Bu hercümerc devrinin Habil’i Bediuzzaman, karşımıza bir meşrutiyet havarisi olarak çıkar. Devrinin bu en çarpıcı ve mümtaz siması, Payitahtı sallayan her hareketin içinde, yahut başındadır. Şarki Anadolunun sarp dağları kadar başı dik ve hürriyet meftunu bu büyük insan, meşrutiyeti tarifi imkânsız bir coşku ve sevinçle karşılar. Ona göre Devlet-i Âliye’yi cidden ebed müddet kılacak olan yegâne amil meşrutiyettir.

Meşrutiyet’in ilanından 8 ay kadar sonra patlak veren 31 Mart vakâsında büyük bir felâketin defi için savaşan kahramanlar gibi mücâdele vermesinin mükâfatı olarak, İttihad ve Terakki’nin düdüğünü öttüren Divan-ı Harb’e, idam edilmek kastıyla sevkedilir. Mahkeme müdafaatı bir destan olan Bediuzzaman, beraatla neticelenen mahkemeyi “Zâlimler için yaşasın Cehennem!” nidalarıyla terkeder. Bir zamanlar saflarında yer aldığı İttihad ve Terakki’nin değişen ve istibdada inkılâb eden çizgisinin yaşanmaz kıldığı dersaadeti, daha çok da hemşehrilerim, dediği Kürtleri irşad niyetiyle terkedip, doğduğu topraklara geri döner.

1909 yılının ikinci yarısını Kürtler’in ileri gelen beyleri, ağaları ve ulemasına meşrutiyeti ders vermekle geçiren Bediuzzaman Hazretleri, bilâhare bu dersini Munazarat adıyla kitablaştırır. Meşrutiyet ve demokrasi zemini için temel eser vasfı taşıyan kitapçıktan bâzı kısımlar şöyle:

“Evet, meşrûtiyet hâkimiyet-i millettir; siz dahi hâkim oldunuz. Umum akvâmın sebeb-i saadetidir; siz de saâdete gideceksiniz. Bütün eşvâk ve hissiyât-ı âliyeyi uyandırır; uyku bes, siz de uyanınız. İnsanı hayvanlıktan kurtarır; siz de tam insan olunuz. İslâmiyetin bahtını, Asya’nın tâliini açacaktır. Size müjde. Bizim devleti ömr-ü ebedîye mazhar eder. Milletin bekâsıyla ibkâ edecek; siz daha me’yus olmayınız. “ (23)

Bir pasaj daha:

“Suâl: "Bâzı adam, ’Şeriata muhâliftir’ diyor?"

Cevap: Rûh-u meşrûtiyet, şeriattandır; hayatı da ondandır. Fakat ilcâ-i zarûretle teferruat olabilir, muvakkaten muhâlif düşsün. Hem de, her ne hâl ki, meşrûtiyet zamanında vücuda gelir! Meşrûtiyetten neş’et etmesi lâzım gelmez. Hemde, hangi şey vardır ki, her cihetle şeriata muvâfık olsun; hangi adam var ki, bütün ahvâli şeriata mutâbık olsun? Öyle ise şahs-ı mânevî olan hükûmet dahi mâsum olamaz; ancak Eflâtûn-i İlâhînin medîne-i fâzıla-i hayaliyesinde mâsum olabilir. Lâkin, meşrûtiyet ile sû-i istimâlâtın ekser yolları münsed olur; istibdddta ise açıktır. “(39)

İşte meşrutiyetten beklenen hürriyet zemininin Kürtler’de meydana getirdiği evham ve endişeye verdiği cevab:

“Sual: Hürriyeti bize çok fena tefsir etmişler. Hattâ âdetâ hürriyette insan her ne sefahet ve rezalet işlerse, başkasına zarar vermemek şartıyla birşey denilmez, diye bize anlatmışlar. Acaba böyle midir?

Cevap: Öyleleri hürriyeti değil, belki sefahet ve rezaletlerini ilân ediyorlar ve çocuk bahanesi gibi hezeyan ediyorlar. Zira, nâzenin hürriyet, âdâb-ı şeriatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lâzımdır. Yoksa, sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır. Nefs-i emmâreye esir olmaktır.

Hürriyet-i umumî, efrâdın zerrât-ı hürriyâtının muhassalıdır. Hürriyetin şeni odur ki, ne nefsine, ne gayrıya zararı dokunmasın.

 

Tam ve mükemmel hürriyet, kişinin firavunlaşmaması ve başkasının hürriyeti ile alay etmemesidir. Şüphesiz gaye haktır; ama mücadele usulüne uygun değildir.”(55

Sâdece meşrutiyet değil, en insanî ve ileri bir demokrasi için de temel felsefî değerleri hâvî, Üstâd’ın bu hacmi küçük ama vüs’atı ummanları andıran eserinin mutlaka okunmasını tavsiye ederek sözlerimi noktalamış olayım.

 

 

 

 

 

 

 

II

Konuşmamın bu bölümünde bâzı temel mefhumları dikkatinize arzetmek istiyorum. Zirâ bu mefhumların cihânnşümûll tarifleri ile bizdeki muharref tariflerini bilmek zorundayız.

*ÖncaCumhuriyet ve Demokrasi;

Cumhuriyet, en kestirme tabiriyle, halk idaresi, demek. Kelimenin kökü, cumhur; karşılığı, halk... Cumhuriyetin birinci şartı, halka dayanması. Halka rağmen cumhuriyet, garâbetler garâbeti... Bu garâbetin aslî vatanını tespit etmek, tevellüdüne uzanmak, yersiz. Arz-ı endâm ettiği coğrafyalar, eski komünist blokunun hemen tamamı ile bir takım krallıklar ve Anadolu...

Türkiye Cumhuriyeti’nin halk sevdâsı, halka rağmen idâre. Halk, kendisini idâre edenlere varlığını teslim ettiği müddetçe yaşama lütfuna mazhar olur. İnhiraflarını hizaya getirmek, zinde güçlerin işi. Darbe ve muhtıralar, kısa aralıklarla lav püskürten dağlar gibi, aynı kaynaktan fışkırır...

Korku ve telaş içinde halkın tercihlerine kapılarını kapatmış bir idareye, Cumhuriyet demek, hakikatle alay etmektir. Gecenin zifirî karanlığına Güneş demekle, karanlık dağılmaz. Bu hamâkat, gece yolcularının çilesini derinleştirmek, yaralarına tuz serpmektir.

Cumhuriyet gibi, demokrasi iddiamızın da hakîkati ifâde etmekten ne kadar uzak olduğu, âlemce malûm. AB dayatmalarına rağmen, demokratlaşmamak için memleket sathında devlet adına verilen karşı mücadele, yüz kızartıcıdır. En ufak düşünce kırıntılarının tezâhürüne bile müsamahasız, sözde cumhuriyet ve demokrasimizin lime lime döküldüğü, sadece bizim meçhûlümüz. Laiklik, anayasanın değiştirilmesi teklif edilemeyen maddelerinden. “Diyanet İşleri Başkanlı”ğını ihdas ile, dinî hayata müdâhale ve kontrol vazifesini üstlenen devletin lâikliğine, lügatlerde karşılık bulmak, imkânsız. Hiç bir kelime veya tarif bu samimiyetsizliği vuzuha kavuşturamaz.

Düşünce hürriyetini, taraftarlarının düşünceleriyle sınırlayan bir demokrasi anlayışı, sadece insan düşüncesine değil, haysiyetine de indirilmiş hayâsızca bir darbedir. Bir ilim ve düşünce adamının düşünce dünyasına, herhangi bir izm veya idâre adına boyunduruk vurmak, milletin istikbâline tecâvüzdür; geleceğini ipotek altına almaktır. Karşı düşüncelerin önüne yasak hisarlarını dikmek, aczin eseridir ve kendi kendinizi habîs surlarla çevirip yokluğa mahkûm etmektir. İnsanoğlunun yakaladığı terakki, yasakların değil, hür düşüncenin eseridir.

*Devlet Gelince,

Dünyânın her yerinde devletin sebeb-i vücudu; milletin saâdet ve bekâsıdır. Devlet, mukaddes bir put değil, milletin emrinde vazgeçilmez bir vâsıtadır. Kıymeti kendisinde değil, millete gördüğü hizmettedir..

Devlet, mâbed değildir... Herhangi bir ideolojinin havariliği için vücut bulmamıştır, hiçbir izm’in bekçiliğiyle de mükellef değildir. Yegâne mükellefiyeti, milletin saâdetidir. Milletin inançlarına, hayat tarzına hürmet, biricik vasfıdır. Karşısında eğildiği tek güç, milletin gücüdür. Millet varsa, devlet vardır. Milletsiz devlet, ordusuz kumandan gibidir; kaçık bir kumandan, yahut Donkişot.

Millete rağmen devlet, istibdaddır. Eski komünist bloku ve krallıklar, millete rağmen devletin meş’um örnekleridir. Bu ülkelerde devlet, belli bir zümrenin hizmetindedir; mükellefiyeti, kral ve hânedânın saâdetiyle başlayıp biter. Sözde hukuku da, güzide müesseseleri de aynı habîs emele hizmet eder. Kaba kuvveti, sırtından semirdiği milletine karşı kullanmakta tereddüd etmez. Hapishaneleri ortaçağ zindanlarından farksızdır; suçluların değil, mazlûmların ömrünü tüketen kodesler.

Millet menfaatlerini seslendirenler, vatan hâini ilân edilirler... Bu gibi durumlarda müstebid devlet, bütün müesseseleriyle şeytanî bir koro kesilir. Kendisinden yakınanlar için Cehennem besteleri yapılır. Nankörlerin bu cennet(!) ülkede yerleri yoktur. İhânetlerinin bedelini ya hayatları ile öderler, ya hürriyetleri ile; yahut alçaltıcı bir nedâmetle hizaya getirilirler.

Hür düşünce, veba kadar tehlikelidir. Düşünce adamı, kuduz köpek gibi imhâ edilir. Doğru ve serbest tek düşünce, devletlilerin düşüncesidir. Bu maskeli baloda iltifat görenler, urbalarında devletten bir alâmet-i farika taşıyanlardır.

Osmanlı için, devlet mukaddestir. Mukaddestir, çünkü devlet İ’la-i Kelimetullah içindir. Meşruiyetini milletin inançlarından alır. Başlıca maksadı, yer yüzünü sulh ve selâmete kavuşturmaktır. Savaş meydanları, bu mukaddes maksad yolunda hayatlarını fedâ eden şehidlerin son tebessümleri ile nurlanır. Yavuz, kendisini Seyid-ül Harameyn olarak vasıflandırmak isteyenlere, hiddetle karşı koyar... Estağfurullah... O, Seyid-ül Harameyn değil, Hadim-ul Harameyn olmak için yola çıkmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir çok noktadan millete rağmendir... Milletin inanç ve yaşama tarzını beğenmeyen, tehlikeli ve düşman addeden devlet ricâli ve bürokratlar evhâm içindedirler; rejim elden gidecek, lâiklik yıkılacak diye. Gerçekten evhâm içindeler mi, gerçekten böyle bir korkuları var mı? Hayır, sanmıyorum... Bu, millete rağmen menfaatlerini devam ettirmenin basit bir tezgâhıdır. Aslında ne yıkılan bir rejim söz konusu, ne hedef alınmış muallâ bir lâiklik... Çığlık çığlığa feryâd koparmak, yavuz hırsızın bilinen taktiğidir. Devlet nimetlerini garat ve gasbedenlerin milletten yakınmalarından gına geldi. Yeter artık, yeter...

*Laiklik,

Türkiye, mefhumlar kargaşasının cehenneme çevirdiği ülke... Hiç bir mefhumda hendese yok, kalın çizgiler yok. Bütün kelimeler müphem, bulanık ve şekilsiz... Her kafadan yükselen ses farklı, muayyeniyeti olmayan mefhumlar üzerinde iki kişinin ittifakı bile imkânsız. Mefhumlar, kelleler adedince farklılıklar arzediyor... Bu cehennemî kargaşanın sebebi, tahrib edilen dil... Sadece dil mi? Hayır, bütün değerler: Din, dil, târih, asırların muhkemleştirdiği an’ane...

Kanûn uygulayıcıya yorum esnekliği tanıyan kanûnlar, uygulamada keyfiliğin kaynağıdır. Mermer salabetinde olması gereken kanûn maddelerinin lastik esnekliği kazanması da mefhum kargaşasının en hazin tezâhürü. Kanûnlarımızda hiç bir mefhumun tarifi net değil, üzerinde umumî mutabakat sağlanmış tek kelime yok. Değiştirilmesi teklif edilemeyen maddelerdeki tarifler bile müphem...

Lâikliği tartışmaya başladığımızın üzerinden bir asırdan fazla zaman geçti; tartışma şiddetinden hiç bir şey kaybetmiş değil. Mefhuma dair bir asırda sağlayabildiğimiz tek mutabakat, kart mefhumun isminden ibaret. Halbuki dünyânın diğer bütün dillerinde lâikliğin muayyen, muhkem bir tarifi var. Dünyâ dillerinde umumî kabul gören tarif, sınırlarımızdan geçer geçmez, esrarengiz bir eşikten atlamış gibi şekil değiştiriyor. Ne olduğu meçhul, cıvık, tehlikeli bir şey...

Türünün son örnegi devletçi yapımıza göre, bu hilkat garibesi, ülkemizin şartlarına ayak uydurmuş bir şehriyar. Onsuz ne devleti düşünmek kabil, ne cumhuriyeti ayakta tutmak. Zirâ bir zehaba göre, bin yıllık irfân ve an’anenin baskısına karşı yegâne istinâd duvarımız o. Mazallah kayması durumunda, insanlığın yüz karası ve cedliğini habîs bir urba gibi sırtımızdan söküp atamadığımız Osmanlı, bütün müştemilâtıyla yeniden dirilip hayatımıza hâkim olur. Tüyler ürperten bir hülyâ!..

Bu vehmin meydana getirdiği dehşet içinde ecdâdının çehresini korku ve telaş içinde seyreden Cumhuriyet’in çocuklarına düşen mukaddes vazife, lâikliğe sahip çıkmaktır. İyi de hangi lâiklik? Hangi lâiklik var mı? Elbet de kanûnlarımızın tarif ettiği ve uygulamada dinî hayatı boğan, dinin devlet kontrolüne verildiği lâiklik. Ya dünyâ dillerinin üzerinde müttefik olduğu, özü din ve devlet işlerinin ayrılığı mânâsına gelen lâikliği ne yapacağız? Beyler, “O bizi ilgilendirmez, burası Türkiye..” diyorlar.

Hakkaniyeti ehibbâsının kafalarıyla sınırlı bu hilkat garibesini muhâfaza yolunda elli küsur yıldan beri çevirmedikleri entrika kalmayan, iğfal etmedikleri mukaddes bırakmayan çevreler, şimdi de AK Partiyi lâiklik aleyhtarı fiillerin odağı olmakla suçlayıp harekete geçmiş vaziyetteler.

*Devlet ve Terör,

Devletin millete, millete rağmen efendilik yaptığı; milletine düşman ülkelerde, devlet terörünün hedefi, milleti susta tutmaktır. Susta tutmak ve itâate mecbur etmek... Bu gibi durumlarda devlet, bütün varlığıyla aynı hedefe kilitlenir ve terörist bir mihrak gibi icra-i faaliyette bulunur. Sistem bütünüyle, düşman kuşatması altındaki bir hisarın reflekslerine bürünür. Asker de, polis de, hukuk da devleti korumakla mükelleftir. Bütün hak ve hürriyetler devlet içindir. Millet, devlete hürmet gösterdiği ölçüde, yaşama hakkına sahiptir. Hayat hakkı dahil, her takdir devletindir... Devletin millete muhalefet esası üzerine müesses olduğu ülkelerde devlet terörü, kaçınılmaz akibettir. Dikta rejimlerin hemen tamamı, bahsin çarpıcı örneğidir.

*Ve bir Parça Tarih,

Sinan’ın şâkirdleri eserlerini vermek için uzak diyarlar ararlar. Bir nevî hicret, bir nevî kaçıştır bu. Zirâ haşmet timsâli Süleymaniye ile zerâfet misâli Selimiye’yi görmüş gözlere, yeni eser beğendirmek ne mümkün? Ulu çınarların gölgesinde hasat olmaz, o koyu gölgelikte hiç bir nebat boy atamaz... Sinan’ın şâkirdlerini hicrete mecbur eden bu çâresizliktir. Dünyâ hârikası Taçmahal, bu sebepten Hind’in büyülü kucağına sığınır... İyi yontulmuş, has ama küçük bir mücevheri andıran bu eserin Sinan’ın eserleri karşısındaki tek iddiası, küçük mikyasta estetik kesâfetidir.

Cumhuriyetin kurucuları Sinan’ın şâkirdleri kadar da şanslı değiller... Eserlerini ister istemez Anadolu’da inşâ edeceklerdi; altıyüz yıllık Devlet-i Aliyye’nin gölgesinde iddiasız, küçük bir inşâ... Yeni devletin yaşaması ya Osmanlı mirasını sahiplenerek, ya da bütünüyle reddederek mümkün olabilirdi. Ankara’yı yeni devletin başşehri ittihaz eden güç, tercihini daha savaş yıllarında yapmıştı: Yeni devlet, bütünüyle Batılı olacaktı, birebir düşman Batı’dan kopya. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, her şeyi ile Osmanlı olan İstanbul’da kurulamazdı; Ankara tercihi, kaçışın coğrafi tarafını karşılar, bütünü değil.

Osmanlı mirasını kesin redle Ankara’da boy atmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti’nin önceliği, milletin hâfızasından ve târihten Osmanlı’yı silmektir. Halli güç bir dâvâ... Savaşı müteakib Ankara semâlarında başlayan inkılâb sağanağı bütün Anadolu’ya yayılır. İnkılâbın hedefi, Osmanlı’ya âid ne varsa, silip süpürmektir... Osmanlı Hânedânı mücrimler gibi sürülür... İslâm birliğinin simgesi Hilâfet kaldırılır... Medrese ve tekyeler kapatılır... Bin yıllık irfânın anahtarı alfabe bir haşerât-ı muzzıra imiş gibi Araplar’a iâde edilip Lâtin harflerine geçilir. Bir anda millet okur yazar olmaktan çıkar, bin yıllık emek ve itinanın mahsulü kütüphaneler, tuğla yığınlarına dönüşür. Osmanlı’yı hatırlatması muhtemel; “Paşa, Bey, Beyefendi, Hanım, Hanımefendi” gibi ünvânlar dilden tard edilir. Bu yolda, Takrir-i Sükûn’un yakıcı ikliminde İstiklâl Mahkemeleri’ne çok iş düşer... Bu günkü hukuk mevzuatıyla para cezasına bile çarptırılmayacak bir çok insan, İstiklâl Mahkemeleri’nin derme çatma sehbalarında hayata vedâ eder.

Saymaktan âciz kaldığımız bütün bu değişikliklerin sebebi, Osmanlı korkusu. Keşke Osmanlı korkusundan basit bir hânedân sürgünü ile kurtulunabilseydi, keşke mesele bu kadar basit olsa idi. Ne gezer!.. Kurtulunması gereken Osmanlı, sâdece hânedân değil, Osmanlı’yı Osmanlı yapan bütün hayatî unsurlardır. Ve ne yazık ki Osmanlı’yı altıyüzyıl muzaffer kılan birinci ve en büyük unsur, dindir. Yâni: İslâmiyet...

Çarnâçar hânedân gibi, dil gibi, târih gibi din de ülke coğrafyasından sınır dışı edilecektir. Zâten geri kalmışlığımızın bütün sebebi de o değil mi?

Kapatılan câmiler, toplattırılan Kur’an’lar, faaliyetleri noktalanan medrese ve tekyeler, kapılarına kilit vurulan Kur’an Kursları, ne yazık ki hep aynı zaruretin eseri.

Bazen düşünüyorum: Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı korkusu ile hareket etmemiş olsa idi, yâni çok uzak bir coğrafyada, çok başka bir zamanda kurulsa idi, kuruluş yılları o kadar çetin geçer ve seksen küsur seneye rağmen şimdiki bedbin, ürkek ve şaşkın halde olur muyduk? Cevabım: Hayır... Osmanlı mirasını red dâvâsının yazık ki, bu vatanın çocuklarına mâliyeti çok ağır olmuştur.

Osmanlı’yı red zaruretiyle karşı karşıya gelen Türkiye Cumhuriyeti Devleti için, dinî red de bir o kadar kaçınılmaz, bir o kadar zarurettir. İsteyerek ya da istemeyerek, bu reddin gerekleri yapılacaktır ve yapılmıştır.

İyi de, yeni devlete de üzerinde yükseleceği içtimâî, millî ve mânevî temeller lâzım... Osmanlı’yı red adına yapılan tarddan geriye hemen hemen hiç bir şey kalmamıştır. Varsa yoksa Kurtuluş Savaşı, Mustafa Kemal’in çoğu zaman efsanelerle karışan savaş yılları hayatı ve yeni bir mit: Milliyetçilik, Atatürk Milliyetçiliği veya tâbir-i diğerle Kemâlizm.

Millete rağmen ihdas edilen rejim, ümidini milletten kesince, yaslanacağı payandalar arar. Anadolu topraklarında Osmanlı’nın dahildeki tek muhalif unsuru Aleviler’den başka istinâd noktası bulamayınca, hayatını emanet edebileceği hisarın inşasına ister istemez koyulur. Yasaklarla örülü bu asırlık hisarın ana payandaları itinâ ile ihrâz edilir. Belli başlıları: Ordu, Halk Partisi, Üniversite, yargı, bürokrasi, aydın ve basın.

 

Savaş yorgunu ve düşman mevkiine konulmuş zavallı milletin bütün imkânları bu payandaların bir an önce sarsılmayacak muhkemliği için gasbedilir. Yeryüzünde eşi benzeri görülmemiş, millet ve değerlerinin reddi üzerine inşâ edilmiş bu ideolojik hisar, bütün unsurlarıyla hayâtiyetini devam ettirmenin telaşı içinde. Ya on yılda bir milleti elli yıl geriye atan askerî bir darbe, ya bir yargı baskını, ya bir üniversite terörü şeklinde hamleler yapan resmî ideoloji son oklarını kullanıyor. Önce 27 Nisan e-muhtırası, sonra 367 maskaralığı, akabinde rektörlerin hezeyanvari çıkışı ve nihâyet baş savcının bütün akılları hayrette bırakan, bütün dünyayı şaşkına çeviren kapatma davası..

 

Milletin haysiyet ve hayat hakkına sahib çıkmasının bütün kapılarını ardına kadar aralayan, neye hizmet ettiği anlaşılması güç bu son hamle, idam mahkûmunun ızdırabdan kurtulmak için sehbasını tekmelemesinden farksız neticeler doğuracaktır. Baş savcı, yaşama ve direnme imkânı kalmamış, milletin idama mahkûm ettiği resmî ideolojinin sehbasına tekme vurmuştur, ayağına sağlık. Elbet de her infaz sarsıcıdır, elbet de ölümün her türlüsü taraflar için soğuktur. İster istemez bunun kısa vadede menfî addedilebilecek neticeleri de olacaktır, ama defin ve taziyenin ardından asırlık bir mütehakkim ve mütegalibeden kurtulmuş olmanın sevinci fetih rüzgarlarına dönüşecek, Osmanlı’nın torunları bir ba’süba’del mevtin ardından harikalar meydana getireceklerdir.

Demokrasi maceramızın sancılı geçişi milletten değil, resmî ideolojiden kaynaklanıyor. Millet demokrat, resmî yapı müstebiddir... İttihad ve Terakki Fırkas’ının komitacı unsurları parmaklarından kan damlayan pençeleriyle yeni sistemi inşâ ederler... Milletin kabulünde zorluk çektiği şey demokrasi değil, demokrasi diye takdim edilen bu ucûbe yapıdır. Ucûbe ve müstebid yapı...

Varılacak nokta belli, millet gâlib gelecektir. Zirâ bir asır öncesinin şartları yok artık, millete rağmen hiç bir kuvvet hâkimiyet dâvâsında bulunamaz, böyle bir hezeyânın arkasında duramaz. Millet, hayat hakkı kadar mukaddes, haysiyet kadar aziz reyine sahib çıkacaktır. Millet, hiçbir zorbaya ırzını teslim etmeyecektir. Kahramanlar devri çoktan kapandı, tek başına bir milletin bütün mefahirini gasbeden heyûlaların ömrü bitti, hâkimiyet milletindir.

Üstâd’ın asrımızın semasını çınlatan kahraman sesiyle sözlerimi noktalamak istiyorum:

"Evet, ümidvar olunuz; şu istikbâl inkılâbı içinde en yüksek gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacaktır!"

 

22/3/2008 Gebze, Panel Konuşması

Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım