Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Arşiv » KARA HAREKÂTI, PKK YAHUT BAŞBAKANA MEKTUB

KARA HAREKÂTI, PKK YAHUT BAŞBAKANA MEKTUB

Aradan yıllar geçtikten sonra, Türk Ordusu bir kara harekâtıyla yine Kuzey Irak’ta. Maksat: PKK terörüne ağır bir darbe daha indirmek; Türk insanının hâfızasına, çeyrek yüzyılda ağır kayıp ve yaralar verdirildiğini nakşedenbinlerce beyannâmenin üstüne bir yenisini çakmak.
Askerî ve siyasî zâviyeden, kara harekâtı mevcud durumun zarurî muktezâsı olabilir. Emekli askerler ile mâlûmatfuruşlukta onlardan geri kalmayan basın mensupları, meselenin bu tarafını anlatıp duruyorlar. Bu kervâna dâhil olmak, abesle iştigal... Asıl üzerinde durmak istediğim, iki taraf aktörlerinin ısrarla gözden uzak tutmak istedikleri bedihî hakîkatler...

Bugün, PKK’nın müsellah onbeşbin civarında gücünün olduğu, çelik çomak oynayan çocukların da mâlûmu. Dünyânın ilk üç-beş ordusu arasında bilinen Türk Ordusu’nun kahredici gücüne rağmen, Türkiye’yi yaşanılmaz kılan bu silahlı karşı gücün varlığı izâh edilebilir mi? Yetmişli yıllarda Ankara’da yüksek tahsilini tamamlamaya çalışan, fukaralıkla başı dertte, Kürt çocuğu Abdullah Öcalan’ın düşünce ve hayâl dünyâsında çatlayan bir çekirdekten boy atan bu şiddet ağacının müstevlî intişarı, size de garip gelmiyor mu? Tek bir Öcalan’ın imhasına muvaffak olamayanlar, onbeşbin silâhlı güc ve muhîblerinin imhâsına muvaffak olabilirler mi? Ya da böyle bir şey kaabil mi? Her askerî harekâtı allandıra ballandıra anlatanların çeyrek yüzyıla yayılmış bu hazîn âkibeti değiştirmeye güçleri olsaydı, bugünlere gelinir miydi? Sualleri uzatmanın alemi yok... Ya aldanıyoruz, yahut aldatılıyoruz: İkisi de mümkün...

Başa dönelim: Üniversite talebesi Halfeti’li gencin zihninde çatırdayan şer çekirdeğinin suyu, bir başka kirli kaynaktan akar. Türk ve Kürt: Bin yıl birlikte muazzam, şan ve şereflerle drolu bir târihe imza atmış iki kardeş;iki müslüman kardeş... Ne var ki, ikbâl yılları Devlet-i Âliye’nin târih sahnesinden çekilmesiyle bitmiş, yerini fikrî istimnâlarla zenginleştirmeye çalıştığımız zilletli bir hâl almıştır. Büyük gemilerin kazâzedeleri gibi, uçsuz bucaksız Osmanlı coğrafyasınakıyasla kırık bir tahta parçasını andıran küçücük Anadolu topraklarına tutunmuşuz. Bu tahta parçasını bile elimizden almak isteyen dost sureti takınmış düşman hasımlarımız, bu avuç içi kadar topraklarda huzur bulmayalım diye aramıza muhtelif nifak tohumları serpiştirirler.

“Osmanlı ve ondan kalan ne varsa yakın, yıkın.” derler. Çünkü başımıza ne gelmişse, hep Osmanlı’dan gelmiştir. Düşmanlarımızın bu hain telkinini hakikat telâkki edip yaşadığımız tahrib sarasının ardından, aynı düşman Halfeti’li gencin kulağına, “Ne uyuyorsun, dağınıza taşınıza ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ yazdılar, her sabah mekteb yeminiyle Türkleştiriliyorsunuz. Memleketin bütün imkânlarını Türkler tüketip palazlanıyor. Urfa’nın sıcağında,aç karnına oğlak güden kardeşinin çarıksız ayaklarına kara dikenler batarken, Türk çocukları bal ve kaymakla besleniyor. Onlar Türk ise, sen de Kürt’sün;davran ve kendine gel.” Bir hakîkatten menşur bu zehirli telkin suyu, Öcalan’ın zihnini döller ve çekirdek çatırdayıp neşvünemâ bulur.

Bu apaçık hakîkat, neredeyse bir asırlık bir zaman zarfında, akıl almaz bir muvaffakıyetle bu topraklarda yaşayan insanlardan saklanılıyor. İmhasına çalışılan Kürtçü hareketin bir aksülâmel olduğu bedîhiyyâtı, insanımızdan şaşırtıcı bir zekâvetle gizleniliyor. Cumhuriyet târihi boyunca sadece bu mevzuda kaybettiklerimizle, yeni bir cihân devleti kurulabilirdi: O kadar kan, o kadar enerji ve okadar maddî güç kaybettik. Niçin? Müslüman Kürt’lere bu topraklarda huzur içinde yaşayabilecekleri mânevî bir iklim meydana getiremediğimiz için. Çok mu zordu? Hayır... Bütün yapmamız gereken, düşmanlarımızın Halfeti’li gencin kulağı kanalıyla fısıldayıp bütün Kürtleri zehirleyen telkinlerine mahâl vermemekti. Kısacası: Türkçülük’ten vaz geçecektik, ırkçılık yapmayacaktık; o kadar...

Sonra müşterek târihimizi hâtırlayacak, aynı dinin müntesipleri olduğumuzun şuuruyla, kardeşçe yaşayacaktık; bin yıl yaşadığımız gibi. Bin yetmişbirde Malazgirt meydan muharebesinin en kritik bir anında başlayıp bin yıl devâm eden bu beraberlikte her iki kavmin de büyük emeği vardır; saâdetleri de oradan doğmuştur... Haçlı savaşlarından beri ittihadımızdan korkan ve bütün taktiklerini bu ittihadı bozmak üzerine geliştiren batılı düşmanlarımızın oyununa geldik. Maalesef bu meş’ûm tezgâhın şuursuz parçaları olmaya da devâm ediyoruz..

Hülâsa... Kara harekâtı bir müddet sonra eskilerin yanındaki yerini alacaktır. Çok şey mi değişecek? Geçmişteki kadar, üç aşağı beş yukarı... Terör bitecek mi? Hayır... Peki ne yapacağız? Cevabı belli... Aslında bütün aktörlerin bildiği, mâlûm cevap: Karşı ırkçılıktan kurtulmanın yolu, beri ırkçılıktan vaz geçmektir. Çok mu zor? Asla... Kaybettiklerimizle kıyaslarsanız, çok da ucuz...

Bu illeti bitirecek kuvvet, Türk ordusunun kahredici gücü değil, Ak Parti’nin ırkçılıktan uzak, imânıdır. İmânlarının gereğine riayet etseler, asırlık bu illetin şifası olurlar. Kara harekâtının sonrası bunun için küçük çaplı bir zemin de hazırlayabilir.

Ne dersin, sayın başbakan? Mü’minlerin kardeş olduğunu hâtırlamanın zamanı değil mi? Allah katında üstünlüğün kavmî mensubiyetle değil, takvâ ile olduğunu her iki cenaha da anlatmak, çok mu zor? Bu kadar kan ve göz yaşı yetmez mi artık? Düşmanlarımızı neş’eye, bizi hüzne garkeden bu akıl almaz gidişatı durdurmak, o kadar mı zor? Hani bir kefeniniz vardı ya, o kefenin yanına bir kefen de bu dâhilî kardeş kavgasını bitirmek üzere almak, imanınızı taçlandırmaz mı? Bir canım var, bu meselenin halli için hayatınıza feda etmezsem; ölmek gerekse, sizden önce ölmezsem, nâmerdim. Allah rızâsı için, bütün yapmanız gereken, kardeşliğimizin gerektirdikleridir. Şartlar da hiç bir zaman bu kadar müsait olmamıştı, görüyorsunuz...

Siz de biliyorsunuz ki, ne devletçi Baykal kafası, ne Türkçü Bahçeli hissiyatı, ne zıvanadan çıkmış ulusalcı sara nöbeti ile bu mesele çözülemez, çözülememiştir. Muzaffer ve mes’ud bin yılın devâmına köprü olabilirsiniz, Beyefendi... Bundan daha buyük sevab, bundan daha büyük makam tahayyül edebiliyor musunuz? Hadi, bir payanda daha kaydedeyim: Sadece inanç zemini değil, insan hak ve hürriyetleri zemini de bu savaş şartlarından daha çok, meselenin hallinde müessir olur. Kubbe çökmezden önce bu payandanın inşâsına da hız vermeniz gerekmiyor mu? Değişmesi gereken kanunlar, 301’ler niçin hâlâ yerli yerinde duruyor. AB reformları niçin başka baharları bekliyor? Biliyorsunuz ki, en kıymetli sermaye ömürdür ve hızla tükeniyor. Vatandaş olarak benim ömrümün değri birse, sizinkinin yetmiş milyondur; durmaya, soluklanmaya hakkınız yok. Siz durursanız, millet ölür. Lütfen hızlanın; terâkkîmiz,hareket ve şuurunuza bağlı. Mükâfatınız gibi, mücazatınız da büyük olur, kardeşiniz olarak benden hâtırlatması. Çünkü biliyorum ki, mü’minler kardeştir.

23/02/2008 Çamlı - İstanbul

Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım