7 Haziran

BAŞ ÖRTÜSÜ YASAĞI VE ERTUĞRUL ÖZKÜK...

Reşit Paşa’dan bu tarafa Türk aydınının bâriz vasfı, redd-i miras etmektir... Üç kıta hâkimiyetinin unutulmaya yüz tutan parlak zaferlerinin ardından gelen gerileme devrinin acı mağlubiyetleri, Türk aydınının bağrında, şifasız bir aşağılık kompleksine dönüşür. Pâdişah buyruğunun asırlarca zapt-u rapt altında tuttuğu Avrupa’nın kazandığı irtifâ, bütün bir Tanzimat ve sonrası Türk aydınının kıblegâhına çevirir, Frenk diyarını. Devlet-i Âliye’nin çöküşünü, dine merbûtiyetine bağlayan mustağriblerimizin dinden kaçışı; hayır, kendilerinden kaçışı iki asrı doldurmak üzere... Aynı haysiyetsiz ve sefil kaçış bütün hızıyla devâm ediyor.

Beşir Fuad’lar, Baha Tevfik’ler Abdullah Cevdet’lerin yerini daha sığ, daha sathî ve daha hayâlperest bir kafile almış.

 

Dinden kaçışla yakalanacağı vehmedilen muasır medeniyet ile aramızdaki uçurum ise kapanmak yerine, artan bir hızla derinleşmekte. Susuzluğunu gidermek üzere koştuğu serabların yorgunu, ümidsiz çöl yolucuları gibiyiz. İki asırlık terakkî rüyâsı kâbuslarla devam ediyor. Kendi vücudunu inkâr hezeyanı ile varlık arayan zavallı Türk aydını; hâlâ sığınacak bir ada, vatanlaştıracağı bir kara parçası arıyor. Tanzimat’la başlayıp Cumhuriyet’le irtifâ kazanan târihini, dinini ve bütün varlığını inkâr cinneti, büyük denizlerin med cezirleri gibi sahillerimizi dövüp duruyor.

Batılılaşmayı bir medeniyetin, hasta ve sefih bir medinyetin bütün unsurlarıyla ithali olarak gören zavallı Türk aydını, cinnet ile intiharın arasında hafakanlar geçiriyor. Misâl mi? Basın ve neşriyat dünyâsının sözde parlak yıldızlarına bakmak kâfi. Bilhassa hız kazanan baş örtüsü tartışmaları, bu şaşkın gürûhun çokluğuna ayna tuttu. Târih sahnesinden çekilmeye başlayan komünist ve sosyalist istilâdan kalma bu düşünce fâtihleri, bilmecburiye sığındıkları batı limanının da yeterince emniyetli olmadğını görmenin şaşkınlığı içinde, küçük çaplı kıyamet senaryolarını sahneleyip duruyorlar

Milletle aralarındaki derin uçurumun başında ürpertilerle uyanan bu mütegalib yerli güc, bütün taktik ve silâhlarını can havliyle savaş meydanına süren ümitsiz kumandanlar gibi, çırpınıp duruyor. Aydınlar kafilesi bir bozgunun arefesinde: Kimi darbe duasına çıkar gibi, kışlalara müteveccih kıyamda duruyor; kimi yargının cübbesine neşîdeler diziyor; kimi rektörlerin intihal ve taklidden ibaret sığ ilim dünyâsından meded bekliyor. Bir ümedsizlik girdabında hayatına son verecek noktada duranlar ise bir adım daha ileri giderek, çeteler, derin devlet ve anarşiden necat bekliyorlar Bu kıyamet gününün mîmarı; neredeyse cumhuriyetle yaşıt baş örtüsü zulmünün mevtini müjdeleyen ölüm çanları. Genç kızların, müşfik annelerin asırlık trajedilerine göz yuman aydınları ürperten ihtimâl, milletin sırtında sürdürdükleri saltanatın nihâyete erme ihtimali. Zirâ milletin gasb edilen hakları iade edildikçe, zorba efendi mevkiini kaybedeceklerini görüyor ve bu mukadderatı durdurmak için memleketi vaveylalara boğuyorlar.

Çarpıcı bir misalle bitirelim mi? Bana müstağrib Türk aydınları içinde en zavallı, en biçâre, hattâ bir parça da safça görüneni nedense hep Ertuğrul Özkök olmuştur. Türk basının amiral gemisi addolunan Hürriyet’in kaptanı, îtiyâd hâline getirdiği ve beşerî tarafını aksettiren Pazar yazıları ile bana şefkat ve himâyeye muhtaç, içimde gözyaşlarını silme arzusu uyandıran küçük bir çocuk veya kabrin eşiğinde ürpertiler geçiren yaşlı bir bedbaht gibi görünür. O yazıların akabinde kendisini aramak, his ve şuurunun boğulduğu iç dehlizlerine bir parça aydınlık taşıyarak yol göstermek, acılarını dindirmek; ümidsizliğinin zifirî karanlıklarını dağıtmak isterim. Ne var ki, korkularının ördüğü kozalağın içindeki bu zayıf insana ulaşmak, benim için hemen hemen imkâsızdır. Köşesine bir mail adresi bile iliştiremeyen Özkük’ün varlığı, bu tarafıyla, içimde zaman zaman kanayan bir yara gibi durur...

Pazar yazılarının kahramanı Özkük, sair zamanlarda karşımıza talimli bir aktör olarak çıkar; o, artık sevdiği kadın ve şaraplardan bahsedib sönen gençliğinin ardından ürpertiler geçiren, kabre ürkerek bakan, söylediklerini yaşayan, kendi ifadesiyle “sonradan görme” Ertuğrul değil; rolünü oynayan sahne sanatçısıdır. Sevk ve idaresini üstlendiği, nimetlerinden faydalandığı amiral gemisinin kaptanı olarak mükellefiyetleri de ağırdır.

Özkök, çeyrek asırlık baş örtüsü yasağı târihine, mecbur kaldıkça sevgilisine mezarlıktan arakladığı çiçekleri taşıyan müraî aşıklar gibi, üniversitelerde baş örtüsü yasağına karşı olduğunu ifâde eden yazılarla notlar düştü: Silik ve cılız notlar... Yine de onun bu silik ve cılız notları, gönlümde hakikate açılan bir kapı vehmi vermiş olmalı ki, Özkök’ü daha insânî bir çerçevede seyrediyordum. Meğerse müstağrib aydınımız, bu suret-i haktan görünen yazılarla biriken basıncı tahliye ediyormuş; bir nevi sübab; çirkin ve müteaffin bir tahliye merkezi: Çirkin ve aldatıcı...

Baş örtüsü yasağını kaldırma cehdi, siyasî irâdede samimi mâkes bulunca, büyük sahnenin baş aktörü Özkök, çeyrek asırlık suret-i hak maskesini bir paçavra gibi yüzünden çekip attı... Ve Pazar yazılarının bir parça rind, bir parça eyyâmcı , hayâlperest “sonradan görme”si, yerini kıyametler koparan, menfaatlerinin kavgasını verirken memleketi ateşe vermekte beis görmeyen müstebid Ertuğrul Özkök’e bıraktı

İnsan hak ve hürriyetlerinin en tabiisi olan din ve vicdan hürriyetini yasaklama mücadelesine bayraktarlık yapan Özkök, tam bir merd-i kıptı şecaati içinde, “Ya başı açıkların üzerindre bir baskı meydana gelirse...” diye kıyametler koparıyor. A efendim, bırak böyle bir ihtimali, devlet gücünü kullanarak neredeyse asırlık cumhuriyet tarihinde din ve vicdan hürriyetinin en basit tezâhürlerini bahane ederek inanların ensesinde boza pişirmediniz mi? Üniversite kapılarında cüzamlı muamelesi gören örtülü kızların üzerinde meydana getirdiğiniz baskı, “Başlarınızı açınız, yoksa buraya giremezsiniz, siz insan bile değilsiniz!” değil miydi. Sizin gibi düşünmeyen mazlum bir kitleye revâ gördüğünüz zulmün bir benzerine mâruz kalma ihtimaliyle kıyametleri koparıyorsunuz. Ama yanılıyorsunuz, târihin hiçbir devrinde müslümanlar zulüm yapmamış, zâlim olmamışlardır. Korkmayınız, istediğiniz kadar açık gezinebilir, istediğiniz gibi giyinebilirsiniz

Müraîliğin gereği yok... Doğrudur, baş örtülüleri çok ezdiniz, çok aşağıladınız... Bir gün onların da insan olduklarını, onların da ümid ve emellerinin olduğunu, onların da güzel yaşmak istediklerini düşünmek ve kabullenmek istemediniz. Sizin gibi düşünmeyen, sizin gibi inanmayan ve sizin gibi yaşamayan bu insanlara hayat hakkı tanımak istemediniz, doğru. Emellerini söndürüp, hayâllerini mahvettiniz. Tatbik ettiğiniz korkunç baskı altında daha fazla dayanamayıp göz yaşları içinde örtüsünü sıyırıp üniversite kapılarından içeri giren zayıfları muzaffer ama küstah kumandanlar gibi avuçlarınızı patlatırcasına alkışladınız. Gözleri kan çanağına dönmüş, bütün bir geleceğini çiğneyerek tercihini inançlarından yana kullanan bu mazlum kitleyi ise alaya alıp ızdırablarıyla eğlendiniz. Korkunuz, zulmünüzün, bu kitlede vehmettiğiniz gibi, muazzam bir nefret biriktirmiş olma ihtimalinden geliyor. Ama daha kaç sefer söyleyeceğim: Bilmediğiniz, tanımadığınız, anlamadığınız ve anlamak istemediğiniz bir dünya ile karşı karşıyasınız: Karşınızdakiler, karıncanın hukukunu bile muhafaza etmeleri gerkitiği şuuruyla yetişmiş şefkat kahramanlarıdırlar... Size olsa olsa, kin ve nefretle değil, acı ve merhametle bakarlar... Çünkü sizler onların nazarında hak ve hakikatten mahrum kalmış, zavallı insanlarsınız; şiddete değil, şefkat ve merhamete muhtaçsınız.

Bir gün karşılaşacak olsam, Pazar yazılarının Özkökü’nü hâlâ sevebilirim; ona bildiklerimi, hayatımı her hâliyle âsûde ve mütemadî bir bahara, ebedî bir saâdete çeviren inançlarımı anlatabilirim. İçtiği şarabla mesd olmuş bulanık gözlerinin içine baka baka, dünyânın fâniliğini kulaklarına fısıldayabilir, ölümün hiçlik olmadığını anlatabilirim. Ebedî hayatın yegâne durakları olan Cennet ve Cehennem’den bahsedip, Cennet’e giden yolu göstermeye çalışabilirim. Anlar mı, anlayabilir mi? Bilmiyorum, ama ben insanca tavrımdan vaz geçmem; şarabın uyuşturduğu beyninin intibahından yana son nefesine kadar ümidimi korurum

Amiral gemisinin kaptanına gelince... Onunla barışık değilim, Allah insaf versin... Nedense bana hep Beşir Fuad’ı hatırlatıyor... Umarım akibeti onun gibi olmaz... Milletle arasındaki uçurumu düşünceleriyle kapatamadığından ümidsizliğe kapılıp naaşıyla doldurmaya kalkışmaz...

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

9/2/2008 Çamlıca- İstanbul

Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net
yukarı git