Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Arşiv » ZULME RIZÂ, ZULÛMDÜR...

ZULME RIZÂ, ZULÛMDÜR...

Baş örtüsü yasağına, lâiklik muhiblerinin inşâ ettikleri hisar, marazî bir vehmin eseri: “Serbestiyet, başı açıkların üzerinde örtünme baskısı meydana getirir...” buyuruyorlar. Binaenaleyh, yasak ebediyen devâm etmeli, üstelik hayatın her köşesinde!.. Öyle mi?..

Müstağribler kâfilesinin büyük bir ciddiyet ve telaş içinde avaz avaza haykırdıkları bu ihtimâlin menşeini bulmak kolay değil... Hakîkaten bu kelli felli insanlar, bir ayağı kabrin eşiğinde bu yaşlı başlı amcalar, hattâ dedeler; bunu, sureta göründüğü gibi, büyük bir samimiyetle ve inanarak mı söylüyorlar? Yoksa karşımızdakiler, seksen yıldan beri sahnelenen habîs bir tiyatronun mâhir aktörleri mi?

Samimiyet, ya tamamını vicdansız veya budala addetmeyi ikitizâ eder. Birinci ihtimâlin kapıları zindana, diğerinin tımarhaneye açılır. Bu vehimde samimiyet, vicdansızlıktır. Vicdansızlıktır, çünkü bu zırvanın mânâ-i muhalifine göre: “Seksen yıldan beri devlet desteğiyle, medeniyet şiarı olarak bayraklaştırılan açıklık, baş örtülüler üzerinde muazzam bir baskı meydana getirmiştir...” Telaşları, milletin böğrüne dayadıkları asırlık zulûm namlusunun kendilerine dönmesi ihtimalinden geliyor... Yine de müsterih olsunlar: Mü’min; merhametlidir, insaflıdır... Mü’min, hasımlarına bile zulmetmez. Zirâ inancı onu melekler gibi kanatlanmaya sevkeder, zâlimlerin kanlı tacını takmaya değil... Yaptıklarının mukabili olarak baskı göreceklerini düşünüp telaşlanıyorlarsa, sıradan bir mü’min olarak, tekeffül ediyorum: Müsterih olsunlar... Mü’min zulmetmez, mü’min hak hukuk pâyimâl etmez; inancının kendisini bilerek karıncaya basmaktan bile menettiğinin hassasiyetiyle yere basar, ona göre yaşar... Ve mü’min, hayat macerasının ebedî Cennet veya Cehennem’de noktalanacağını bilir...

Orta Çağ Avrupa’sının cüzamlılara reva gördüğü şeni bir muameleyi baş örtülülere revâ gören müstağriblerimiz; Cumhur Başkanı ve Başbakan’ın eşlerinin bile örtülerini çekip almak istediler... Son ana kadar Hayrünisâ Gül Hanımefend’inin köşke çıkarken baş örtüsünü bütünüyle çıkarmasını, hiç değilse modern diye tâbîr ettikleri ucûbe bir şekil vermesini, hep bir ağızdan niyâz ettiler. Daha doğrusu, niyâz ve tehdidlerin halitâsı bir gürültü ile memleket afakını velveleye verdiler. Bir mü’minenin îmânını idrâktan mahrûm bu batıperestler gürûhu, mutlak bir mağlubiyet ve şaşkınlığa düçar olmuştu. Milletin kahir ekseriyetinin desteğini namlunun ucuyla da kırmaya imkân kalmayınca, işi şarlatanlığa döktüler... Bu kalpazanlığı samimi bulup ikna için dil dökmek, beyhûde gayret... Yukarıdaki satırların maksadı, bu samîmîyetsizliği ifşâ etmekti, uzatmayacağım...

Din ve vicdan hürriyetinin en basit bir tezâhürü olması gereken baş örtüsüne tahammül edemeyenlerin iyi niyetine inanmak, en basit ifadesiyle gaflet olur... Çeyrek asırlık mağduriyetin millet hâfızasına kazıdığı masûm göz yaşları ve kederli feryatlara göz ve kulaklarını tıkayanların suret-i haktan görünüp açıkların havariliğini üstlenmeleri aktörlüktür. Aktörlük ne kelime, sahtekârlıktır... Aksi takdirde, çeyrek asırlık bir zulme alkış tutmaz ve bu zulmûn ortadan kalkması ihtimâline ağıtlar yakmazlardı...

Din; bütünüyle saâdet, bütünüyle merhamet ve bütünüyle insanlıktır... On beş asırlık İslâm târihi buna şâhiddir. Devlet-i Âliye’nin rahmanî kanatları altında, altı asır hüküm süren sulh ve sükûnet ikliminde gayr-i müslimler bile şahâne mes’ûd yaşamışken din ve tezâhürlerini öcü gibi göstermek, alçakça bir iftiradır. Baş örtüsü serbestiyeti hiç bir şekilde örtüsüzlere bir tahakküm ve baskıyı iktizâ etmez... Aklı başında her insan bilir ki, din her şeyden çok, aklî bir tercih meselesidir; îmân ve inanmaktır. İnanmak, isbat ve iknâyı gerektirir... Cebir, baskı ve tahakküm inanmayı değil, ya karşı koymayı, ya da mürâîlikle teslim olmayı netice verir... Her ikisi de mü’minin muradı değildir...

Mü’min, yakaladığı saâdeti hemcinslerine de yaşatmak ister... Saâdete kanlı bir arenadan ve tahakküm kılıcıyla varılamayacağını, ondan daha iyi kim bilebilir? İnsanlığa rahmet diye gönderilmiş bir dinin müntesipleri, zulûm ve cebir gibi gayr-i insanî bir mecrâdan hak ve hakikate ulaşılmayacağını herkesten daha iyi bilirler... Memleket sathını baş örtüsü serbestiyeti bahenesiyle karanlığa boğmak isteyenlere fırsat vermemek ferâset ister. Mü’min ferâsetli olur... Hiçbir taşkınlık, hiçbir tahakküm, hattâ hiç bir istihzâ inanalra yakışmaz... Baş örtüsüzlerin dilediklerince yaşamaları, kãnûn ve idâre teminatı altında olmasa bile zarar görmeyeceği, su götürmez hakikat... Bu vehme hakîkat sureti vermek isteyenlerin maksadı, seksen yıllık gasb ve garatlarla semizlenmiş hâkimiyetlerini idâmedir. Bu bedihiyyat ortada iken, baş örtüsüzlerin hak ve hukuklarını muhâfaza havariliğinin arkasına sığınmaları eblehin eblehi... Kimseyi inandıramazlar...

Meşruiyetini millet ve mevcut nizâmdan alan sivil iktidâra düşen, bu kulakları sağır eden cehennemî gürültüye kulak tıkayıp, milletin sesine koşmaktır. Millet, çeyrek asırlık bu kahredici zulmûn, kayıtsız şartsız mevte mahkûmiyetini bekliyor... Tereddüde mahâl verecek her türlü zayıflık, milletin saâdetini başka bahara ertelemektir... Zulmün devamına rızâ da, zulmûn kendisi gibi zulûmdur. Zâlimlerle birlikte haşrolmamanın yegâne şartı, cidden muktedir olmamaktır... Takdir milletin...

 

26/1/2008 Çamlıca - İStanbul

Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım