Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Arşiv » DÜŞÜNCE HÜRRİYETİ VE BİZDE AYDIN

DÜŞÜNCE HÜRRİYETİ VE BİZDE AYDIN

İnsanlık macerasının müşterek meyvası medeniyet, aklın eseri. Aklın birinci melekesi, düşünmek. İnsanı bütün mahlûkattan ayıran birinci fark, gövdesinin baş denen kısmında, düşünme melekesiyle dünyaya teşrif etmiş olması. Düşünme melekesinden mahrûm bir insan, alelâde bir hayvandır; ekser hayvana göre de çok daha zayıf, çok daha küçük ve çok daha çâresiz. Ne kafasında rakiplerini def edeceği boynuzları var, ne kışın soğuğundan kendisini koruyacak kalın bir postu. Ne çita kadar hızlı ve yırtıcı, ne fil kadar cüsseli. Uçmak istese kollarının azizliğine uğrar, kanatları bile yok...

Düşünceyi tamamlayıp insanı hâlif-i arz yapan ikinci meleke, konuşmak... Düşünceyi, ferdî olmaktan çıkarıp umumileştiren, bu ikinci meleke... İnsanoğlunun Âdem’le başlayan bir medeniyet kurma ve yeryüzünü daha yaşanabilir kılma mücadelesi, varlığını bu iki temel unsura borçlu. Medeniyet, bütün yekpâreliğiyle düşünen ve konuşan kafaların eseri; asırlar düşünce halkalarını birbirine eklemekle geçmiş. Kolay olmamış elbet, düşünce ve kelâm hürriyetinin târihçesi trajedilerin en dehşet vericileriyle dolu.

İnsana hürmet, düşünceye ve kelâma hürmetle başlar. İnsanlığa yapılmış ve yapılmakta olan en haince düşmanlık, düşünceye ve kelâma yapılan düşmanlıktır. Batı târihi, evlâtlarının en çok düşünenlerini, bir yerde imhâ târihidir. Düşüncenin kanatlanmak istediği yerde, yasakların hisarları yükselivermiş. İlk ve Ortaçağ Avrupası düşünen beyinlerini, ya ateşlere kurban vermiş, ya gladyatörlere teslim etmiş. Düşünen kafaların hazin akibetleri, Batı için, tam bir yüz karasıdır. Katl etmekle kalmamış, şenaatini bir eğlence panayırına da çevirmiş... Kilisenin muharref nasslarına sırtını dayayan müstebitlerin akla düşmanlığı, yığınların şuursuzca eğlencesine dönüşmüş... Avrupa ve kilise için asırları aşan yegane suç, düşünmek; düşünmek ve konuşmak.

İslâm dünyası bu tarz bir çılgınlıktan münezzehtir. Zirâ, Kur’an baştan sona akla hürmeti telkin ve tavsiye eder. Târih sahnesine fırlatılmış bir kaç kötü örneğin ise İslâmiyet’le alâkası yok. Farkımız, yüz kızartacak örneklerin İslâmiyet’in değil, aksine İslâmiyet’ten inhirafın eseri olmaları. Bizde kaynak temizdir, suyun zaman zaman bulandığı vakitler, sahneye kendi içimizden de olsa suçluların çıktığı, kısa ve istisnâî zamanlar. Çabuk toparlanmışız ve kaynak eski berraklığında akmaya devam etmiş.

Batı medeniyetinin suyu, kaynağından kirli akıyor. İsâ’nın dinini kirletenler, bu kaynağın durulmasına bir daha fırsat tanımamışlar. O ırmak hâlâ bulanık, hâlâ kirli... Batı bu kaynağı arındırma mücadelesinde yorgun düşüp ümitsizliğe teslim olunca, başka kaynaklar aramaya koyulmuş. Bugünkü Batı medeniyeti, teknolojik terakkisi gibi, ahlâksızlığını da bu arayışlara borçlu. Hıristiyanlığa karşı kazanılmış bu dünyevî zaferi çılgıncasına ve şuursuzca alkışlayanların bize tavsiyesi: Dinimizi terk etmek, Batılılar gibi. Halbuki görmüyorlar ki, târihin hiç bir devrinde İslâmiyet terakkinin haramisi olmamıştır. Aksine Batıyı gıpta ve hayranlık içinde secdeye götürdüğümüz devirler İslâmiyet’in hükmettiği devirlerdir: İşte Endülüs, İşte Osmanlı... Kıyas, dişini çektirip ağrısından kurtulan Hoca’nın komşusuna gözünü çıkarmasını tavsiye etmesinden farksızdır. İslâmiyet’i Hırıstiyanlık’la aynı kefeye koymak, aklın yokluğundan değilse, şuursuzca bir düşmanlıktan ibarettir.

Gözümüzü çıkartmaya teşebbüs etmeye başladığımız zaman dilimi iki asrı çoktan geçti. Kendi içimizde boy atan âkil insanların, ikazlarının umumî bir intibahı netice vermemesi için bulduğumuz yegâne çözüm: Akla düşmanlık... Ahir devirde düşünce ve kelâm hürriyeti, topraklarımızı kirleten veba muamelesi görür. Hâlâ öyle değil mi? Bu memlekette serbest düşünmenin mümkün olduğunu iddia edebilmek, ispatı imkânsız dâvâ...

Kur’an’ların toplattırıldığı, dinî eser okuyan mü’minlerin câni muamelesi gördüğü, memleket hapishanelerinin gladyatör arenalarının dehşetini kustuğu yakın geçmişin çığlıkları hâlâ memleket afakında yankılanıp duruyor. Yakın geçmişimizin zifirî karanlıklarında göz kırpan ender yıldızlardan Meriç haklı:

“Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?”

Gün gelir, devran değişir be üstâd; müsterih ol… Karanlıkları aydınlıklar dağıtır, emin ol..

Bugün değişen bir şey var mı? Hayır... Düşünce ve kelâm hürriyetine giden bütün yollar değil, patikalar bile mayın tarlası. “AB uyum yasaları” ihtiyacı karşılamakta kifayetsiz olduğu gibi, tatbikat da, eski mevzilerini kaybetme telaşı içinde heykel-i mücessem kesilmiş. Yasaklanması gereken tek düşünce yasağı, düşünceyi yasaklayan yasak. Fiili tahripkârlığı netice vermedikten sonra, bütün düşünceler serbest ve suç ceza ile mütenasip olmalı...

Düşünce ve kelâm hürriyetini teminat altına alamamış bir ülkenin hayatîyeti tehlikededir, geleceği yoktur. Acıktıkça uzuvlarını koparıp yiyen böcekler gibiyiz. Tek farkımız, onların açlıklarını en zararsız uzuvlarıyla bastırma insiyakının yanında bizim beynimizden başlamamız. Bir milletin, düşünen kafalarına yaptığı düşmanlık kadar, şuursuzca bir intihar olmaz. Bu, topyekûn bir cinnet değilse, en adi cinsinden bir ihanettir.

Düşünen kafaların üzerinde Demokles’in kılıcı gibi değil, ipliklerle bağlanmış ağır değirmen taşları gibi sallanan, görünür görünmez bir yığın yasak ve tehdidin düşünce hayatımıza, dolayısıyla değil doğrudan da milletin geleceğine nasıl kastettiğini görmezlikten gelenleri, gelecek nesiller affetmeyeceği gibi, ebedî Cehenneme de bekliyor olacaktır. Kaldı ki, târih ırmağı tersine akmaz; düşüncenin önündeki sedler bir bir yıkılmaya mahkûmdur. Bu maceranın bedeli iki cihetle ağır: Birincisi düşünen kafaları imha ve kısırlaştırma; diğeri, medeniyet yarışında millete telâfisi güç zaman kaybettirme. Bu cürmün failleri elbet de hak ettikleriyle er ya da geç karşılaşacaklardır.

Tuhaf ve çıldırtıcı olanı, gladyatör arenalarının şuursuz alkışlayıcılarının yerini bizde, ulema-i rüsûm kabilinden, kalem erbablarının alması. Menfaatlerini eyyama ayak uydurmakta gören basın köşelerinden yükselen alkış sesleri, haysiyet kırıcı. Dâvâları düşünmek olan bu sözde aydınların, düşünce ve kelâm hürriyeti mağdurları aleyhinde yükselen avazları, aslanlara parçalattırılan insanların çığlıklarına alkışlarıyla iştirak eden Romalıların halinden daha yüz kızartıcı. Korkmasınlar, isimlerini sayacak değilim; zaten bir çırpıda sayılacak kadar da az değiller. Zavallı Türk aydını!..

Bahsi şimdilik “Hürriyet” şâiri Nâmık Kemâl’in bir asrı aşan gür ve kahramanca haykırışıyla bitirelim:

“Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet

Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten”

 

Hüseyin Yılmaz

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

 

 

Not: Dilleri tahrib edilmiş Cumhuriyet nesillerine küçük bir yardım: Kemâl’ın tannan sesi bugünkü cılız ve uydurma dile belki şöyle aktarılabilir:

Ne mümkün zulûm ile uydurmalarla hürriyeti yok etmek

Çalış, anlama kabiliyeti (düşünceyi) kaldır, gücün varsa, insanlıktan”

Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım