7 Haziran

KARİKATÜR KRİZİNİN AYNASINDAN İSLÂM DÜNYÂSI

İnsanımızın bâriz vasfı; düşünmemek, daha doğrusu; düşünememek. Aklın kaynakları belli: Öncelikle doğru bilgi, sonra da bilgiyi yorumlayacak muhakeme kabiliyeti ve tasnif gücü. Birincisi, aynı zamanda ikinciyi besleyen unsur. Câhilin muhakeme zaafı, çoğu zaman bilgi kıtlığından gelir, zekâ eksikliğinden değil.
Cehâlet, İslâm dünyâsının iki yüz yıllık şifa bulmaz hastalığı... Sanki Endülüs’ün, sanki Selçuklu ve Osmanlı’nın o göz kamaştırıcı medeniyetinin sahipleri değilmişiz gibi. İslâm dünyâsının bu redd-i mirası, cinâyetlerin en şen’isi; akıl almaz bir umumî cinnet bu.

Halbuki “İlim Çin’de bile olsa gidip alınız” diyen bir dinin müntesipleriyiz. Hadi Anadolu’da yaşayan müslümanların cehâletlerini bir parça mazur görelim. Mazur görelim, çünkü Selçuklu’lardan itibaren gelişen bin yıllık bir medeniyetin irfânını muhafaza eden kütüphaneler harf inkılâbıyla bir gecede hiçliğe mahkûm edilmiştir. Meriç’e göre, “Harflerimizi değiştirmemizi ilk defa teklif eden İslâm düşmanı Volney’dir.”(1) Meriç haklı, “Harf devrimi kütüphanelerimizi dilsizleştirmiştir.”(2) Türk milletinin tarih diye yaslandığı, seksen küsür senelik kısa bir geçmiş: Yarı karanlık, ışıltısız, hamlesiz bir geçmiş... Kazanılmış tek zafer, bizden çok da iyi durumda olmayan Yunanlıları son bir gayretle dehlemiş olmak. Târihine küfretmeyi meziyet addeden gürûhun yüzümüze tuttuğu aynadan akseden hakîkat, hâlâ muasır medeniyetin yüz yıl gerisinde olduğumuzdur. Bu hülâsa, cehlimizin mazereti olabilir mi? Hiç değilse diğer İslâm ülkeleriyle kıyaslandığında: Evet, küçücük bir teselli...

İki Cihân Serveri Efendimiz’i Taifliler sokaklarında taş yağmuruna tutarlar. Hakaretler, Gadab-ı İlâhi’ye dokunacak kadar şiddetli: Yara bere içinde kalmış, üzerine pislik atılmış ve hayassızca küfürlere maruz kalmıştır. Hz. Cebrail, dilemesi durumunda Allah’ın Taiflileri helâk edeceğini bildirir. Kâinata rahmet olarak gönderilen Hatem-ül Enbiyâ’nın cevabı bugün tavır tespitinde acze düşen İslâm dünyâsı için İsrafil’in Sur’u kadar heybetlidir: “Hayır, ya Cebrail. Umulur ki, bunların sulbünden iman ehli bir nesil gelir.” Heyhat!.. Zifirî karanlıklar içindeyiz. İkiyüz yıllık kâbûslarla dolu bir gece, adım başı ifritler kesiyor yolumuzu, el yordamı ile ilirlemeye çalışıyoruz. Kâh bir uçurumdan düşüyoruz, kâh bir girdabın hırçın sularına kapılıyoruz.

Ve târihten yakın bir levha... Devlet-i Aliyye târih sahnesinden silinmezden önce son çırpınışlar ile memleketin bütün coğrafyasında çarpışmakta, kan kaybetmektedir. Şarkta, bilhassa Bitlis, Muş ve Van havalisinde millet-i sâdıka’dan addedilen Ermeniler, asırlardır birlikte yaşadıkları müslüman teb’aya karşı Rus desteği ile harekete geçmiş, târihin kaydettiği en büyük mezâlimlerden birini gerçekleştirmektedirler. Çoğu yerlerde çoluk-çocuk, kadın ve yaşlıları da kılıçtan geçiren Ermeni fedâilerine mukabil cevap Asrın büyük dehâsı Bediuzzaman Said-i Nursî’den gelir. Üstâd, milis kuvvetlerinin gönüllü kumandanı olarak cephededir. Bulunduğu nâhiyeye binlerce Ermeni çocuğu toplanmıştır. Bediuzzaman, askerlerine Ermeni çoluk çocuğuna dokunmayıp serbest bırakılmalarını emreder. Bu savaş dersi, Ermeni fedâilerini mazlumların katlliamı yolunda büyük çapta frenler. (3)

Beşer târihinin kaydettiği en mutlak adâlet sistemi ile yeryüzünü asırlarca mamur kılan İslâm hukukunda suçun cezası işleyenle sınırlıdır, sirayet etmez... Çoluk çocuğu, akrabası veya milleti cezanın muhatabı değildir. Bu kabil bir cezalandırma zulümdür. Hak tevziinde öncelik mazlûmundur. Büyük müceddidin ifadesiyle, “Bir gemide dokuz câni bir mazlûm bulunsa. O gemiyi garketmek zulümdür.” Yeni değil, ondört asırlık hakikat. İslâm târihi bu hükmün tecelileriyle dolu. Müslümanın birinci mükellefiyeti, mazlûmu korumaktır. Câniyi cezalandırmanın da kılı kırka yaran ölçüleri vardır.

Yazıya vesile teşkil eden karikatür krizine gelince... Evet, yapılan şey edepsizliktir, densizliktir... Cezasız kalmamalıdır. Tamam... Belki Efendimiz’in Taiflilere gösterdiği şefkati gösterecek kadar müsamaha sahibi değiliz. Olabilir... Ama bir iki kişi, yahut bir avuç densiz ya da komitacıya gösterilmesi gereken tepki bu kadar şuursuzca mı olmalıydı? Bütün bir Hırıstiyan âlemini suçlu sandalyesine çıkarmakla neyi kazanacağız? Ateşe verilen binalarda ölmesi beklenen insanların karikatürlerle alâkası ne? Bu karikütürleri tasvip edip etmediklerini kim sordu? Yahut karikatürlerin neşir izni cidden onlardan mı çıktı? Sloganları da aşan fiili taşkınlıklarla hedeflenen mukaddes maksat ne?

İslâm ulemâ ve düşünürlerinin avazı sarsıcı olmak mecburiyetindedir. Politik ya da askerî aktörlerin düşünce hudutlarını bir an-ı seyyalede aşıp geçmesi gereken münevverler nerede? İslâmiyetle hiçbir alâkası olmayan bütün bu nümâyişlerle düşman addettiğimiz Batı medeniyetini bir çırpıda geride bırakma şansımız ne kadar? Yahut Amerika, bu nümayışlardan korkup Irak’tan defolup gidecek mi? Ya da Afganistan’ı terkredecek mi? Daha da can alıcısı, bir avuçluk İsrail kelle çokluğumuza bakıp Filistinlilerin bütün haklarını teslim mi edecek?

İyi de, hiç mi bir şey yapmayalım? Yapalım elbet... Öncelikle, kudretimiz dahilinde ise, sadece suçluları, suçları ile mütenasip cezalandıralım. Sonra ille de bunu düşman bir medeniyetin müşterek suçu addeceksek, çözüme en çok hizmet edrecek ticarî boykut şıkkını cepheye sürelim. Bu kadarını bile becerecek durumda olmayan İslâm dünyasının sığ aktörler peşinde kan kaybettiği, yeter. Yegâne çözüm, doğru bilgi, akl-ı selim ve muhakemededir. Ümmet önce bilgide, sonra da teknolojide üstünlüğü yakalamaya mecburdur. Ama İslâm dünyasının bunlardan daha önceki aslî mecburiyeti, dini ve târihiyle mütenasip hayat ve ahlâk biçimini ihya etmektir. Rehber-i mutlak Kur’an’dır.. İslâm ahlâkını türbe ziyareti, yahut câmiye giriş adabıyla sınırlı addettiğimizin cezasının küçük olacağını kim söylüyor? İslâm coğrafyasında baharın heba olan coşkun ırmakları gibi akan kan ve göz yaşı, günahlarımızın bedeli. Saâdet İslâmî hayat ve ahlâkın ihyasıyla mümkün...

Bize yakışan ve düşmanlarımızın korkulu rüya görmesine sebep olan himmetle şahlanırsak, şahlanabilirsek fecr-i sâdık yakındır. Asırlık kâbûsların sonsuzluk vehmî kazandırdığı gece bitti, bitecek. Şark’ın âfâkında beliren aydınlık yeni bir günün, saâdetli bir asrın müjdesi. Müjdeleyen bir devrin yüz akı:

“İşte ey iki hayatın rûhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor; çekiliniz. Tâ ki, hakîkat-ı İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!” (4)

Ve bir fetret neslinin damarlarındaki kanı tutuşturan sâdâ:

“İstikbâl yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak ve hâkim hakaik-i Kur’âniye ve îmâniye olacak.” (5)

 

Hüseyin Yılmaz

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

1 Sosyoloji Notları ve Konferanslar, 1993, s. 295

2 Mağaradakiler, 1980, s. 274

3 (BSN Tarihçe-i Hayat, s.99)

4 BSN Tarihçe-i Hayat, s. 75

5 BSN Tarihçe-i Hayat, s. 80

Son değişiklik Salı, 07 Haziran 2011 15:57
Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net
yukarı git