Ayarlar
Arama

H.Yılmaz Kişisel Blog Sayfası

Twitter Sayfam:

Makalelerim

Buradasınız: Anasayfa » Arşiv » AYTUNÇ ALTINDAL, YA DA HEZEYANNÂME

AYTUNÇ ALTINDAL, YA DA HEZEYANNÂME

Gecenin geç bir saati... Ekranda “Gerçekler” diye bir program. Gerçeklere ezelden meftun ruhumun bütün iştiyakıyle dinlemeye başlıyorum...

Karşımda, ekran tanıdığı üç sima: Tuncay Özkan, Aytunç Altındal ve Kemâl Yavuz.

Özkan, düşünce sularında bebeklerin ayak bilekleri ıslanmayan sığ mı sığ biri. Ortalıkta büyük gazeteci edâsıyla arz-ı endâm ediyor.

Teslim etmek gerekir ki, anlama güçlüğü çeken afacan çocuklar gibi, bitevi sıcak bir gülüşü var. En çok heyecanlandığı anlarda ise misafirlerini susturup doğrudan ekrana dönüyor ve zavallı Türk milletine nasihat üstüne nasihat yağdırıyor, bir takım hezeyanları mukaddes kurtuluş beyannameleri gibi peş peşe sıralıyor. Susması için behemehal heyecandan soluğunun kesilip yorgun düşmesi gerekiyor. Alkışlanacak tek yanı, ekrana akseden bu bir yığın abese duyduğu samimi inanç... Tam bir çocuk safveti...

 

Kemal Yavuz, asker emeklisi... Son zamanlarda ekranları yıpratanlar arasında ciddi yeri var. Sivil hayata intibak güçlüğü çektiği mimiklerine kadar akseden paşa, karşımıza daha çok içtimai dertlerin dermanı, sosyolog edâsıyla çıkıyor. Ama Allah var müeddeb biri, söz kesmiyor, ciddiyeti elden bırakmıyor. Hataları, bütün bir neslin hataları, Türk aydınının menfiliklerinin tamamını bir nişan-ı zişan gibi üzerine geçirmiş. Paşa, iflah olmaz, adam olmaz milleti adam etmeye azmetmiş tipik Cumhuriyet aydını. Askerlik hâtıralarını anlatsa daha fazla teveccüh toplayacağı muhakkak olan paşamız, ne hikmetse milletin umumî muallimliğine soyunmuş. Hadi hayırlısı...

Aytunç Altındal’a gelince... Aralarında en çok mürekkep yalamış olanı... Her meseleye uzanan, her köşeyi yoklayan bir tecessüs. Ne bulsa dağarcığına yüklemiş. Tasnif edilmemiş, yarım yamalak, ihatâ edilmemiş bir yığın bilgi. Altındal’ın irfânı kütüphane hademesinin merakıyle gördüklerinden ibaret: Sathî, sığ ve gayr-i samimi...

Daha çok bir muhbir tecessüsüyle bakıyor etrafına. Kesif bir ormanda gerilla avına çıkmış fedâi gibi: Ürkek, mütecessis, herkesi suçlu gören evhamlı bir tarassut. Hürmet ve takdire şayan, bütün bilgilerin yegane kaynağı, sadece şahs-ı âzamı.

Daha çok misyoner faaliyetlerine karşı milleti uyandırma havarıliğine soyunan Altındal’ın kimi temsil ettiği bir sır. Meselâ ne kadar müslüman, İslâmiyeti ne kadar yaşar? Namaz kılar, oruç tutar mı? Belli değil... Bilir mi? O da meçhul...

Bu tasnif edilmemiş bilgi hammalı, bir vesile ile sözü Bediuzzaman Said-i Nursi Hazretleri’ne getirince bütün bütün dikkat kesiliyorum. Aman Allahım, büyük araştırmacının anlattıkları bir tımarhane kaçkınını bile utandıracak cinsten. Gerçek diye takdim ettiklerine yeryüzünde itibar edecek tek kişi bulunabilirdi, o da bu akşam karşısında duruyor: Tuncay Özkan. Zavallı Özkan, “Hadi ya, ilk defa duyuyorum!” kabilinden nidalarla hayretini kusup duruyor. Halbuki emekli Paşa bile bu hususta renk vermemeye itina gösteriyor, ihtiyatı fazla elden bırakmıyor.

Altındal, önce Bediuzzaman hakkında konuşma selahiyetini nereden aldığını ifşa ediyor. Meğerse sığ suların büyük yüzücüsü, Üstâd’ı hayatta iken ziyaret etmiş ve elini öpmüş. Doğru mu? Bilemeyiz, şahit yok... Bu kadarlık bir müşerrefiyetin Altındal’a kazandırdığı imtiyaz, Üstâd hakkında herkesten fazla, -hiç değilse Fethullah Hoca’dan fazla- kendisine söz söyleme hakkı bahşediyor. Güler misin, ağlar mısın? Demek ki, araştırmacı yazarımıza göre, bir kişi hakkında konuşabilmenin ilk şartı söz konusu kişinin cism-i fânisiyle müşerref olmuş olmak. Türbe ziyaretçesinin bu garip ruh hâli Altındal’ın olsun ama, ya hiç tanımadığı insanlar hakkındaki konuşmalarını nereye koyalım? Meselâ hiç görmediği, elini öpemediği Mustafa Kemal hakkındaki bütün beyanlarını hezeyandan mı sayalım? Geçiniz..

Altındal, anlattıkları ve görüntüsü itibariyle Bediuzzaman Said-i Nursi’den tek satır okumamış gibi. Okuduysa bile hiçbir şey anlamadığı, su götürmez hakikat. Büyük kusur mu? Hayır... Kabul edelim ki, Bediuzzaman Hazretleri’ni anlamak herkesin harcı değil... Bir asra dayanmış ömrü, parlak dehâsı ve ummanları andıran derin ilminden akseden yüz otuz parça Risâle-i Nur Külliyatı’nı anlamamış olması Altındal için büyük ayıp sayılmaz. Allah’ın her insana bahşettiği kabiliyet kameti farklı farklıdır. Lâkin Altındal, bir an şöyle düşünemez miydi?

“Yahu, bu zât, bir devre silinmesi kabil olmayan bir damga vurmuş. En güç şartlarda başlattığı hareketin taraftarları, rakiplerinin itirafıyla bile, sadece Türkiye’de altı milyon kişiyi aşmış. Eserleri, dünyânın hemen bütün dillerine çevrilmiş ve dünyânın her tarafında bu eserlerin okuyucuları her geçen gün sahili döven dalgalar gibi kabarıp durmakta. Bu muzzam kitlenin içinde her seviyeden ilim adamları, gazeteciler, yazarlar ve politikacılar var. Üstelik ihdas ettiği hareket aynı zamanda bir âmel hareketi, sâdece düşünen değil, düşündüklerini yaşayan bir kitle... Tahrip değil, tamir için mücadele veren bu muazzam kitle derin bir hakikate yaslanmadan bu merhalelerden nasıl geçer?”

Uzatmayalım. Bu kadrcık bir hayâlî vukufiyet bile Altındal’ı daha dikkatli konuşmaya sevkedebilirdi. Tek kusuru cehalet değil, Altındal’ın; gayr-i samimi olduğu da muhakkak. Ekranda kaynak diye gösterdikleri, külliyen yalan... İfâde etmeye çalıştıkları hezeyânın ötesinde, iftira... Ekran başındaki kitlelerin gözüne baka baka sayıklamasaydı, yokluğa mahkum edilmesi gereken bu yarı aydını muhatap almazdım. Affınıza sığınıyorum. Altındal ve emsallerine verilecek en güzel cevap İslâmiyet’in parlak hakikatlerine daha çok sarılmak ve yaşamak olmalı...

Hüseyin Yılmaz

 

Son değişiklik Salı, 07 Haziran 2011 15:52
Hüseyin Yılmaz

Hüseyin Yılmaz

Hakkın hâtırı âlidir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.

Websitesi: www.hyilmaz.net

Yorumyapın

(*) gösterilen alanlar mecburidir.

Tuyan Tasarım