Resim Albümü   Hakkımda   İletişim     


 





Alt Menüler


 

Hakkımda

İletişim

Resim Albümü

Telefon Rehberi

Linkler

 
Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların... Argo, korkunun ördüğü duvar; uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo, yaralı bir vicdanın sesi; uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil, ülkesizlerin.(Cemil Meriç)

NUR TALEBELERİNİN HAL DİLLERİ
RÖPORTAJ
Nureddin Huyut
Risale Haber.

- Hüseyin Bey, kısaca kendinizden bahseder misiniz? Ana hatlarıyla kısa bir târihçe gibi...

- Adıyaman vilâyetinin mahrûmiyetleriyle meşhur Gerger kazasının Çobanpınar köyünde dünyâya gelmişim. Resmî kayıtlara göre tevellüdüm: 1/1/1960. Doğru mu? Sanmıyorum... Vâlidem, harman vakti dünyâya geldiğimi söylüyor. Muhtemelen Mayıs-Haziran 1959-60 gibi...

Tahsil hayatım köy mektebiyle başladı. Türkçe ile de mekteb sıralarında müşerref oldum. İlk mektebi bitirdiğimde bile vâkıf olduğum Türkçe, herhangi bir Türk çocuğunun çok gerilerinde idi.

Orta mektebin birinci yılını Kâhta’da, son iki yılını ise Gerger’de tamamladıktan sonra Adıyaman Lisesi’ni bitirdim. Sonra Üniversite imtihanlarında son tercih olarak işaretlediğim Bursa İktisat Fakultesi bahta yâr çıkınca Bursa yılları başladı.

Bursa hayatını 1983’de dokuz aylığına inkıtâa uğratan bir İstanbul serüveni var. Yeni Asya Gazetesi yazı işlerinde başlayan bu ilk meslekî hayat, maalesef kısa sürdü ve mektebi bitirmek için tekrar Bursa’ya döndüm.

Sonra evlilik ve askerlik derken, 1987’de Zaman Gazetesi’nde gazeteciliğe başladım. Röportaj, araştırma dosyaları, seri yazılar ve yorumlarla zengin dop dolu üç buçuk yıl. O gün birlikte çalıştıklarımın çoğu bugün basında mühim mevkilerde gazeteciliğe devam ediyorlar. Bana gelince, mesleği de vazifesi de gazetecilik olmayan bir genel müdürün suratına kapıyı çarpıp çıktığımda, çok sevdiğim gazetecilikten de koptuğumun farkında değildim. O gün öyle davranmam gerekiyordu, mürâât ettim; bu gün de aynı tavrı sergilerim...

Sonra birkaç yıl Timaş Yayınları’nda çalıştım... Neşredilmiş kitaplarımın çoğu bu birkaç yılın mahsûlü.

Yayınevinin yaşadığı bir krizin aralığından fırlayıp ticarî hayatın çarkları arasında gözlerimi açtığımda, bu felâketin onbeş yıl fâsılasız devam edeceğini bilemezdim. Bilsem elimden bir şey gelir miydi, bilmiyorum. Yaşandı gitti; kayıp yıllar...

Son bir yıldan beri olabildiğince istikrarlı bir şekilde nette düşüncelerimi dile getirmeye gayret ediyorum. 8-10 haber portalı ve sitenin neşrettiği yazılarımı kaç kişi okuyor? Okuyan ne düşünüyor? Bilmiyorum... Elimde bir istatistik yok. Okuyucu, her zamanki gibi ürkek ve müeddeb... Tenkid edecek olan, edebsizlik yapmamış olmak için susuyor; takdir edecekler ise ya üşeniyorlar, yahut şımartmış olmak endişesiyle sükûta gömülüyorlar.

Sahra-i Kebir’de yolunu kaybetmiş yolcular gibiyiz... Sesimiz kum tepecikleri arasında eriyip gidiyor... Bir yerlere çarpıp dönen bir aksi sadâya bile çoğu zaman hasretiz. Düşünce hayatı bu kadar sığ, bu kadar ölü bir memlekette yazarın kaderi bu. Ama olsun, bağırmaya, haykırmaya devam edeceğiz... Çığlığımıza imdad edecek birileri çıkacak elbet... Hâl-i hâzır bu minvâl üzere devam ediyor.

Yazı serüveniniz ne zaman başladı?

Yazı serüveninin öncesini kaydetmem, daha doğru olacak. İlk mekteb dördüncü sınıfta kitaplık kolu başkanlığına seçildim. Muallimin teşviki miydi, ben mi taleb etmiştim; hatırlamıyorum... Köy mektebinin küçük ve derme çatma kitaplığında ilk defa birarada görerek hayrete düştüğüm bir kaç yüz kitabın arasından elimin ilk uzandığı kitab: Binbir Gece Masalları... Binbir Gece’nin ismi çocukluk muhayyileme pırıltılı gelmişti sanırım, bu tercihe başka bir mânâ yüklemek imkânsız... Ve Binbir Gece bütün bir şark, hattâ bütün bir insanlıktı. Kitabı kaç sefer okudum, onun açtığı yoldan yürüyerek kitaplıktan kaç kitab daha bitirdim, hatırlamıyorum. Hatırladığım ve bildiğim tek şey, yazı hayatımın ilk kapısının Binbir Gece’nin büyülü eşiği olduğudur.

Kitaplarım basıldıktan sonra birgün Gerger orta mektebinde okuyan yeğenimin arşivlerden çıkarıp bulduğu evrakı, bir sınıf hocasının ferâsetini ifâde ve takdir babından kaydetmek istiyorum. Yıl sonu kanaat notlarının kaydediliği evrakta hocam, fakîr için:

“Yol gösteren ve elinden tutanı olursa, ileride iyi bir yazar olabilir!” diyordu...

Ne doğru dürüst yol gösterenimiz, ne de elinden tutanımız oldu, lâkin kaderin hükmü en mütevazi ve zayıf tarafından da olsa, orta mekteb hocamı teyid etmişti...

İlk karalamalarım lise yıllarına aittir... Sonra üniversite yıllarında mahallî gazetelerde boyumu aşan, çoğu küstah ve rahatsız edici satırlara imza attım. Nihâyet cemaatî bir kavga meydanında gösterdiğim pervasız, belki bir parça da hadden aşkın gayretin mükafatı olarak İstanbul dâveti vuku buldu... Bu, aynı zamanda profesyonel mânâda mesleğe atılmış ilk adımdı. Dâvetin sahipleri, fakîre ihtiyaçlarının olduğunu söylüyorlardı. Gazetede faydalı olacaktım... Fakîrle birlikte, faydalı olsunlar, düşüncesiyle devşirilmiş kişiler arasından ilk kovulan oldum; medar-ı iftiharım bu birinciliği diğer faydalı olacakların dereceleri tâkib etti. Kaderin tecellisine bakınız ki, bu faydalı olacaklarına hükmedilenlerin tamamı faydalı oldu ama, başka müesseselerde, başka yerlerde.
İlk eserim olan Hüzün Çiçeği’ni askerlik vazîfesini îfâ ettiğim Sarıcaali Karakolu’nun Meriç nehrine nâzır bahçesinde kaleme aldım. İlk gözağrım, Zaman Gazetesi’nde çalıştığım sırada Timaş Yayınları tarafından neşredildi. Onu diğerleri tâkib etti. Meslekten koptuğumda 32 yaşında idim ve neşredilmiş 9 kitap geride bırakıyordum; üçü roman altısı yakın târih araştırmaları....

Neşredilmiş eserlerinizi sıralayıp, en çok hangisini ve niçin daha çok beğendiğinizi söyleyebilir misiniz?

Hüzün Çiçeği, Hiç Yaşanmamış Gibi ve Rejim Düşmanı Rıza, roman türünden. Cumhuriyetin İlk Yıllarında Devlet Terörü, İttihad-ı İslâm ve Hilafet, Doğu Gerçeği ve Müslüman Kürtler, İnkılâb Kurbanları, Ayasofya ile Öldükten Sonra Allah Diyen Bakan adlı eserler daha çok yakın târihimize dâir çalışmalar... Tabiî bir yazarın çok kesin hatlarla herhangi bir kitabını diğerlerine tercih etmesi güçtür, ama bir ısrar vâki olursa elim iki esere uzanır: Hüzün Çiçeği ve İnkılâb Kurbanları... Birincisi, ilk gözağrım, yılların heyecan ve ümidleriyle kaleme alınmış; diğeri, gazetecilik hayatımın hacmi küçük ama iddialı eseri... Bu kitaptan yargılandım, Cumhuriyet zindanlarını boylamaktan bilirkişi raporuyla sıyrıldım. İstinad edilen suç: M. Kemâl’e hakaret. Abes mi, abes bir dâvâ idi... Düşünce adamının kuduz köpek gibi kovalandığı bir memlekette düşündüklerini haykırmak, cenk meydanında düşman saflarına kılıçsız kalkansız düşmekten farksız. Maalesef Türkiye bu iğrenç vaziyetten hâlâ kurtulamadı...

Müsaadenizle Müslüman Kürtler’e de bir pencere açmak isterim. Bu kitabı kaleme alıp neşrettiğimiz yıllarda Kürt Meselesi, Markist Kürtçüler ile Türkçü devletin tekelinde idi. Hakîkati haykırmak; ya budala, yahut ölüm dahil her türlü tehdid ve tehlikeyi göze almayı gerektiriyordu. Hepsini göğüsledik, eser o devirde güzel hlizmetler etti. O gün haykırdıklarımızın Sağ câmia tarafından sayıklanması için yılların akması gerekti.

Risale-i Nur’la ilk temasınız ne zaman ve nasıl başladı?

Orte mektebin ilk yılında bir âile dostumuzun evinde kalıyordum: Fırıncı Hacı İbrahim... Allah gani gani rahmet eylesin, bu zât, Kâhta’nın ileri gelen eşrafından ve hizmet ehli bir Nur talebesi idi... Kırmızı kitaplarla sağlanan bu ilk göz temasının aşka inkılâb etmesi için, kendi hâlinde bir kaç yılın akıp geçmesi gerekmişti. Nurları hecelemeye lise birde başladım... Adıyaman, bir kaç fedakâr Nur talebesinin gayretleriyle nur şehri olmaya doğru yol alırken kervana dâhil olmuştuk; yolculuk devâm ediyor. Bu sualin kâmil cevabı zaman ister, kısa kesiyorum...

Üstad’ın tanınmış talebeleri arasında tanıdıklarınız var mı? Varsa kayda değer bulduğunuz bir hatıra veya intibanızı anlatmak ister misiniz?

Lisede okuduğum yıllarda bir ziyaretleri vesilesiyle Abdullah Yeğin ve Mustafa Sungur ağabeyleri tanıdım. Bir akşam sohbetinin bahşettiği imkânlar çerçevesinde bu ağabeylerin kal derslerinden ziyâde hal dillerinden derinden mütessir oldum. Onlar gibi olabilmeyi çok istedim, hâlâ çok istiyorum. Sonra merhum Hulusi Yahyagil ağabeyi tanıma ve birkaç dersinde bulunma bahtiyarlığını yaşadım. Zihnimde, muhayyilemde üstadvarî bir tesir bıraktı. Onu dinlerken ilk beş on dakikadan sonra silinip kayboluyor ve Üstâd gelip onun yerine oturuyordu. Hangi lâtifemin bahşettiği imkânla bu hâleti yaşadığımı bugün bile anlayabilmiş değilim...

Bayram abi, Abdulkadir Badıllı abi, Birinci ve Fırıncı abiler tanıma bahtiyarlığına eriştiğim ağabeylerden ilk aklıma gelenler; Allah cümlesinden râzı olsun... Zübeyir ağabey ile Mehmed Kayalar ağabeyi ise bilhassa tanımak isterdim. Birincisine yaşımız ve zemin müsaid olmadı, Kayalar ağabay ile temas kuramamış olmak ise tamamen benim gafletim. 1994 Haziran’ında Hakk’ın rahmetine kavuşan “Nurun Muallimi”ni bugün asla tasvib etmediğim cemaatî telkin ve inkârlara fedâ edişime ne kadar hayıflandığımı anlatamam. Halbuki onun Yalova ve İstanbul’da yaşadığı son onbeş yılı ben de Bursa ve İstanbul’da yaşamıştım. Heyhat, vuslat ebediyete kaldı... Rabb’im bu kutub yıldızlarının vefat etmiş olanlarına rahmet etsin, hayatta olanlarına ise sıhhat ve afiyet versin.

Güçlü bir kaleminiz var. Zaman zaman makaleler de yazıyorsunuz. Ancak, geldiğiniz seviyeden memnun musunuz?

Tevazu, ahlâk-ı hasenedendir; mü’mine de çok yakışır. Ne var ki, bâzen küfrân-ı nimete kapı aralayabileceği gibi, muhatabın kameti sebebiyle, hakikat de telâkki edilebilir. İkisi de yanlış, ikisi de tehlikeli... Güçlü kalem meselesine gelince... Gıpta ve hayranlıkla okuduğum tek isim: Cemil Meriç. Tanpınar, Kemâl Tahir, Necib Fâzıl gibi bir kaç isim arada bir yolumun düştüğü metruk ziyaretgâhlar... Daha yenileri ise okuyamıyorum... Tahrib edilen Türkçe’nin katilleri arasında yer alan müstağriblere düşmanlığım, düşüncelerinden önce dillerine...

Türkçeyi önce Cumhuriyetin kurucuları tahrib etti. Haklılardı... Haklılardı, çünkü Osmanlı’dan kurtulmak istiyorlardı. Dilini tahrib etmeden Osmanlı’dan kurtulmalarının mümkün olmadığını anlamaları için zeki olmaları gerekmiyordu. Sonra devreye Sol girdi... Dili tahrib etmekte Sol, akle hayâle gelmedik çılgınlıkları göze aldı... Çünkü dil tahribinin tehlike gördükleri bin yıllık bir irfân ve İslâmiyet’in mevtini netice vereceğini düşünüyorlardı. Akla yakın bir zân... Bu şenî tahribkârlığa Sağ uzun yıllar direndi. Dil tahripçileri için Nurcular aşılması ve fethi en zor hisardı. Necib Fâzıl, Kaplan ve Kabaklı gibi isimler de birer heykel-i mücessem gibi karşı duruyorlardı... Fâzıl, Kabaklı ve Kaplan gibilerin ölümleriyle geride bıraktığı boşluğu, Nurcular’ın kırılan direnci ve eli kalem tutanlarının şuursuzluğu da büsbütün derinleştirdi... Bugünkü Türkçe ile değil bir uslûb kurup eser vermek, alelâde bir arzuhâl yazmak bile kabil değil. Sanırım bu büyük dâvânın tek divânesi kaldım. Bütün yapabildiğim, okunmamak ve anlaşılmamak pahasına da olsa uydurukçaya yazılarımda yer vermemek. Ümid ediyorum ki, gelecek nesiller, Nurlar ile birlikte geçmişlerini de öğrenmek cehdi ile dilin bu fetret devrinin yaralarını saracak ve mâzîdeki muhteşem irfânımızın hamîsi zengin Türkçe’ye yeniden hayat vereceklerdir.

Geldiğim seviyeden memnun muyum? Hayır... Onbeş yıllık bir inkıtâın sebebiyet verdiği kayıpları telâfi etmem gerekiyor. Sesimi daha geniş kitlelere duyurmanın bir yolunu bulmam lâzım. Kolay değil... Bugün sesini duyurabilenlerin sırtında devasa yumurta küfeleri var. Terennümleri serhad türküleri değil, harcıâlem nağmeler: Renksiz, kokusuz, musikisiz yâveler... Onların arasında bana yer yok... Yer yok, zirâ konuşmak istiyorum, onlar ise susmaktan yanalar...

Nisbeten haysiyetli duranları cemaatcılık ve tarafgirlik hissiyatı esir almış, bütün kapıları dışarıdan vuku bulan her ziyarete sımsıkı kapalı. Bu kapalılık, önce kendilerinin sesini boğuyor, haykırdıklarını sedece kendileri duyuyor. Aralarında olsam ne, olmasam ne...

Taraf’da yazmak isterim, daha da iyisi, bir Taraf’a hayat vermek isterim: Daha mü’min, daha müeddeb, daha biz olan cihânşümûl bir Taraf... Önce sermaye, sonra ölümüne birlikte yürüyebileceğim bir ekib. Ya kısmet...

Kaleminizi arzu ettiğiniz maksada muvafık kullanabiliyor musunuz?

Az önce ifâde etmeye çalıştım, imkânların elverdiği nisbette, evet... İnanmadığım hiçbir şeyi yazmadım, yazmıyorum... Kalemime açılabilecek kapıların azlığı ciddi bir handikap, aşmaya çalışıyorum.

Edebiyatçılardan teşekkül eden herhangi bir grubunuz var mı?

Maalesef... Mu’tâd olarak biraraya geldiğim, târif ettiğiniz gibi bir edibler grubu yok. Daha çok şahsî temasların öne çıktığı bir çevreden bahsetmem mümkün. Yazık ki, Türkiye’de edebiyat ve düşünce adamlarını bir araya getirecek zeminler fazla değil. Eskiden bu vazifeyi dergiler deruhte ederdi, ama artık dergilerin etrafında da bu kabil bir araya gelişler yok. Dergi var mı ki?..

Böyle bir grubu teşekkül ettirmek ve projeler geliştirmek istemez misiniz?

Hayır, demek; bütün iddialarımın inkârı olur. Elbet de isterim... Ancak yalnız başına istemek, bir şey ifâde etmiyor. Sizin gibi aynı yolun yolcularını bulmanız gerekiyor önce. Sonra yapılması gerekenlerin enine boyuna konuşulduğu, maddî-mânevî imkânların tahsis edildiği zeminler lâzım. Bitmek tükenmek bilmeyen himmetlere ihtiyaç var. Türkiye’de birşeyler yapmaya teşebbüs etmenin ilk şartı, korkmamaktır; korkmayacaksınız... İnandıklarınız hayatınızdan daha kıymetli değilse, yola çıkmayacaksınız. Zirâ tabiî uzuvlarına bile düşman nazarlar ile bakan bir devletin idaresi altınada yaşayanların hayatları ilk vazgeçecekleri şeydir, son değil...

Bu tarz çalışma yapmak isteyen grub veya kişilere ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz...

Çok basit: Nurcu olmalarını tavsiye ederim... 3 adedden 111’in gücünü elde eden bir formüle başka hiçbir yerde rastlamadım. Nurcu olmak demek, Said olmak demektir. Said, Barla inzivasında dünyâyı ihâta eden cihânşümûl bir hizmete zemin hazırlayandır. Çığır bir kere açılmıştır, arkadan gelenlere düşen, izleri tâkib etmek ve yolu daha da tahkim etmektir...

Yazar ve düşünce adamının birinci silâhı, kullandığı dil. Dili kullanamayan yazar, dâvâyı daha yolun başında iken kaybetmiş demektir. Dili iyi öğrenmenin yolu, kullandığınız dilde verilmiş en güzel eserleri bıkmadan usanmadan okumaktır. Dilbilgileri ile takviye, sonraki iş; teknik târif mesâbesinde bir faaliyet gramer. Bir dilin gramerini çok iyi bilmenin tabiî neticesi, iyi bir yazar veya edib olmak değildir. Öyle olsa idi gramer erbablarının ekseriyeti edib ve yazar olurdu.

Sadeleştirilmişlerinden uzak durmak kaydı ile Süleyman Nazif, Namık Kemâl, Halit Refik, Yakub Kadri, Peyami Safa ve Tanpınar’ı mutlaka okusunlar. Türkçe bütün zenginlikleriyle bu zevâtın eserlerinde arz-ı endâm eder... Nihâyet, Meriç... Meriç, Türkçe’nin Himalaya’sı. Tırmansınlar, küçük birer Himalaya olamazlarsa bile keşifleriyle zenginleşeceklerdir...
Sanırım bir röportajın imkânları bahsi daha da uzatmaya müsait değil, bu kadarla iktifâ edelim...

http://www.risalehaber.com/55669_Agabeylerin-hal-dillerinden-etkilendim-OZEL.html

http://www.risalehaber.com/55683_3-kisi-ile-111-olmanin-formulu-Risale-i-Nurda-OZEL.html

Eklenme Tarihi: 17.02.2009   Okunma: 893

Yazdır    Yorum Ekle

 

BU YAZI/HABER HAKKINDA YAPILAN YORUMLAR

Yorumlayan: M.Nuri Bingöl    88.252.2.... ....  Tarih: 10.06.2009
"Bir Kul'un ne demek istediğini anlamadım. Tanıdığım Hüseyin'in en "dik" çıkışı, M. Akif'in " Budur benim hbeğendiğim yegane meslek/ Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek" mısralarına tetabuk edenidir sadece. Site başlığı olan vecize bile bütün "arkadaşların" aynı meslek içinde olması gerektiğini izah buyur nu? ( Üstad Bediüzzaman elbet.)
Yorumlayan: Bir KuL    81.214.3.... tmail.com....  Tarih: 09.06.2009
Hüseyin abi sizi bir sohpetinizde tanışma fırsatım oldu.İç aleminizde yaşadığınız derinlik bu sitedende belli bu çok güzel.Ümraniyedeki sohpetinizde çok güzeldi bir başka açıdan bediüzzamanı anlama fırsatı bulduk.Sohpet öncesinde insanları fırçalar tarzda hizaya sokmak istemenizi uygun bulmadım bence hoş değildi.Yani hem o akşam hem de tarihçenizden anladığım sizin sert mizacınızın olduğudur.kendi nefsimdede bu hata var olduğu için sizin bu yönünüzü fark ettim.Bu gibi tavırlar benim gibi bilinmeyen biri için normal karşılansa da sizin gibi göz önünde olan bir abimize yakışmamaktadır.Bir kardeşinizin sizi uyarısı olarak düşünen hakkınızı helal edin.
Yorumlayan: yahya yılmaz    78.185.2.... tmail.com....  Tarih: 13.04.2009
selamün aleyküm hüseyin bey bende gerger çobanpınar köyü doğumluyum internete gergeri tanımak istiyorum diye bir yazı yazdım karşima siz çıktınız yazınızı okudum çok beğendim ayrıca bizim oralarda sizin gibi insanların çıkmasınında ayrıca beni çok mutlu etti meslek hayatında başarılar dilerim


Yorumlayan: M. Nuri Eminler    85.98.39.... ....  Tarih: 18.02.2009
Röportajdan pek fazla istifade ettim. Keşke bu röportajı "herkes" 0kusa ya da Yılmaz'ın tecrübelerinden faydalanabilseydi. Belki de bir "mevkute"yi 30-40 binden alıp da, 5000 (hakiki satış)e indiren inad ve hataya "dur" derlerdi; Allah Mukallibü'l-Kulub değil midir? Veya mahkeme kadıya mülk müdür?

..::KISA DUYURU::..

STV HABER'DE REFERANDUM DEĞERLENDİRMESİ..  Bayramın birinci günü, saat 11:15'de STV Haber canlı yayınında referandum dair düşüncelerimi ifâde edeceğim. Dost ve ehibbaya duyurulur... H.Y / 08.09.2010
BAYRAM TEBRİĞİ...  Başta siz muhterem okuyucularım ve dâvâ arkadaşlarım olmak üzere bütün İslâm Âleminin Ramazan Bayramını tebrik ediyor, hayır ve saâdetlere vesile olmasını niyaz ediyorum. Hüseyin Yılmaz / 08.09.2010
   

..::SON YAPILAN YORUMLAR::..

M. Nuri Bingöl:  01.09.2010 " Cemaatler, doğrudan devletin ıslahı ile uğraşmamalı, zirâ bu Süfyanist yapının ıslaha kabiliyeti yok. Cemaatlerin mükellefiyeti, faziletli insanlar yetiştirmektir. Gerisi kendiliğinden düzelir." beyanlarına can u gönülden iştirak ediyorum.Bu satırlara bir sarsıcı müşahedeyi ilave edeceğim; muhterem yazarın dediği yapılardan uzak durma mecburiyetimiz gibi, cemaati yapılanmaların da aynı mantıkla yürütülmesi, acaba -rıza-yı İlahi'ye- ne kadar münasibir, diye murakebe etmek - galiba- en baş vazifemiz olmalıdır. ( İhlas)


a.kadir ceylan:  17.08.2010 Ahmet Selami bey kardeşim Türk askeri Afganistan da ne arıyor acaba? neden bunu sorgulamıyorsunuz da haber yapanları yahudi kontrolünde olmakla suçluyorsunuz.Bu arada İsrail başbakanının hükümetin davetiyle tbmm de konuştuğunu biliyorsunuz herhalde tbmm de yahudi kontrolünde demezsiniz herhalde.Evet akp dün karşı çıktığı Afganistana Türk askerinin nato kontrölünde gitmesini bugün yürütmüyormu? Sanırım başbakan dı ABD li yetkililere biz sizinle Afganistanda teröre karşı savaşıyoruz siz neden bizimle Irakta pkk ye karşı savaşmıyorsunuz demişti.Lütfen eleştiriye açık olalım layuhti hiçbir hükümet ve parti yoktur.Selamlar
Ahmed Selami:  16.08.2010 Bir yorumcu Eymen Zevahiri'nin Türk askeri aleyhinde konuştuğu haberlerine mal bulmuş mağribi gibi atılmış. Yahu, bu haberleri bize servis eden ç ve dış medya kimlerin ellerinde? Hemen hemen hepsi de Yanudi kontrolünde olduğu bilindiğine göre... Ayet açık: " Bir fasık -kafir- size bir haber getirdiğide..." Ayetin gerisini müdakkik yorumcu hatırlayabilir, değil mi?
a.kadir ceylan:  15.08.2010 Demokrasiyi kaybetmiş demokratları(!) güzel anlatmışsınız tebrikler değerli ağabey.Bir eksik bıraktığınız milliyetçi muhafazakar demokratlar kaldı.Onlarıda samimice ele alan bir makalenizi bekliyoruz.Mesela El kaide liderlerinden biri haber sitelerinde verdiği demeçte Türk askeri Afganistan da Afganları öldürüyor diyor.Oysa akp liler muhalefette iken Afganistana asker gönderilmesine karşı çıkmışlardı.Acaba muhalefette iken karşı çıkılan bir uygulamayı iktidarda yürütmek nasıl izah edilebilir? Selamlar
M. Nuri Eminler:  15.08.2010 Bir haber sitesinde "evet"çi tavrımızı akıllılıkla değil, hissiyat ile ifade eden genç arkadaş, "ami"liğini kabul ederek "hayır"cı tavrın AKP'ye ve lşderine duyulan antipatiden kaynaklandığını da itiraf etmiş oldu.İslami ıstılahta, gazete yapacağınızı dediğiniz "şey"in adı meşuradır ve sadece orada bulunanları bağlar. "aklı meşverete nuhtacım." diyen Üstad, "Mweşveret-i Şer'iyye"yi kastediyor ve eski eserlerinde de zaten aynı kelimeyi kullanıyor- Hutbe-i Şamiye'de mesela.



Hava Durumu


 

SİTE İÇİ ARA

 Bugün: 60 / Dün: 552 / Toplam: 341.569
 hyilmaz.net -  yilmaz@hyilmaz.net -