Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların... Argo, korkunun ördüğü duvar;
uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları
gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo, yaralı bir vicdanın sesi;
uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil,
ülkesizlerin.(Cemil Meriç)
BEDÎÜZZAMAN’IN KÜLÂHINA PÜSKÜL TAKMAK!..
Hüseyin Yılmaz Önce Kelâm yilmaz@hyilmaz.net
Mefhumların alaca karanlığında ilerliyoruz... Hazân sisleri çökmüş kesif ormanların ürpertisi var içimizde... Bütün şekiller yumuşamış, bütün hendeseler erimiş... Kelimelerin muayyeniyeti yerini bulanık bir akıntıya bırakmış... Hiçbir mefhum zihnimize külliyetiyle intikâl etmiyor, tek bir mefhum kafalar adedince farklı mânâlarla arz-ı endâm ediyor. Babillilerin hazîn âkibeti bile bizim için saâdet yüklü, artık birbirimizi anlayamıyoruz. Anlayamıyoruz, zirâ aynı dili konuşmuyoruz, aynı seslerle konuşsak bile aynı mânâları kastetmiyoruz... Dilimizi tahrib etmek isteyenler için bu, gerçek bir zafer; bizim için, elim bir âkibet...
Mefhumlara hakikî mânâsını yüklemeden anlaşamayız, kelimeler herkes için aynı mânâyı taşımadığı müddetçe dilsizleşiriz. Dilsizleşmek, düşünememek demek; dilsizleşmek hayvanlaşmak dekmek, yok olmak... Devlet-i Âliye’yi târih sahnesinden silenlerin zâferi değil bu, ihanetimizin eseri. Dilimizi biz tahrib ettik, bu şuursuzluk müşterek eserimiz... Düşmanla işbirliğinin gönüllüleri olduk, ahmak gönüllüler... Bu dâvânın en şuurluları geçinen Nurcular bile aynı şuursuzluk gayyasına sürükleniyorlar. İrfãnımızı katleden, îmânımızı boğan “tilcikler” onların dillerinde de medeniyet nişaneleri gibi ışıldıyor... O kadar ki, bu şuursuzluk Risale-i Nur sayfalarında bile yer edinmiş, lügatçeli basılan Risâleler düşman işgali görmüş topraklar gibi... Yazıklar olsun!..
Kelimelerin menşeini mechûle mahkûm edib, soy ağacını tanınmaz hâle getiren Arapça düşmanlığı, Risâle-i Nur’un düşünce semâsının bütün yıldızlarını karartmak demekdir. Sonu “b” ile biten kelimeleri “p”ye, “d” ile bitenleri “t”ye çevirmek Risâle-i Nurlar’ı menşeinden koparmak, köklerini kesmek demekdir. Bedîüzzaman’ın eserlerine bu tarz bir müdahale, en basit tâbiriyle cinnettir, şuursuzluktur... Bu şeni fiile taalluk eden cüz’i irâdeye yakışan sıfat, ihanet... Küçük istisnâlarla tahakkuk ettirilen bu netice, kasdî bir şuurun vücuduna şehadet ettiği cihetle, nezdimde fiilin sahipleri cinnetin masumiyetinden mahrum ve müttehemdirler. Risâle-i Nurlar’ın kahir ekseriyeti Arapça menşeli kelimelere isnâd ettiğinden, misâllendirmek abes kaçar. Bahis mevzuu baskılara bakanlar için her sayfa yüzlerce misâl takdim edecektir.
En az menşe düşmanlığı kadar hazîn olan, lügatçe çalışması bahanesiyle uydurukça kelimeleri Risâle-i Nur’un sahifelerine taşımak, harîm-i ismetine buyur etmektir. Önümde Yeni Asya Neşriyat baskılı Mektubat var, sahifelere göz gezdiriyorum. İşte varlıkları şuur ve gönlüme zehirli mızraklar gibi saplanan, bin yıllık irfânıma kasteden uydurukçanın mübtezel ve mebzûl temsilcileri:
“Olay, oluşan, varsayımsal, değişim, dönüşüm, mutluluk (köpek uluması gibi), soyut, öğrenci (Risale-i Nur öğrencisi evlere şenlik olur), deneme, sınama, kimyasal, işlem, belirleme, görev, bağlantı, sonuç, özel, gereksinim, deneyim, kanıt...”
Uzatmak, abesle iştigâl... Maalesef altıbin sahifelik külliyat, uydurukçanın işgâli altında. Nurcular’a Meriç’in muhteşem tesbitini hatırlatmaktan başka yapabileceğim bir şey yok:
“Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların... Argo, korkunun ördüğü duvar; uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo, yaralı bir vicdanın sesi; uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil, ülkesizlerin.” (Cemil Meriç, Bu Ülke)
Üstâd’a gelince... Bu tahribkârlığa kimse Üstad’dan fetva bulamaz... Fetvâ şöyle dursun, Üstâd’ın en çok hassasiyet gösterdiği hayatî mevzulardan biriyle karşı karşıyayız. Yeni nesiller anlasınlar, düşüncesiyle Risâleleri sadeleştirmeye çalışmak, ihanetin büyüğü olur. Bedîüzzaman gibi bir dâhînin ilim ve düşünce dünyâsının aynası mutantan ve muhteşem dilini bugünkü zelil dile aktarmaya teşebbüs, ummanı ırmağa bağlama gayreti; hamakat değil, cinnet... Hayır, Üstâd’ın, diline başkasının müdahalesine rızası yoktur:
“Ben, Kürtçe düşünürüm, Türkçe ve Arapça yazıyorum. Matbaa-i hayaldeki mütercim acemi; ya kalbin sözünü iyi anlamıyor veya lisânın diline âşinâ değildir. Hem, Türkçenin sarf nahivini bilmediğimden, mânâya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor. "Hattâ, evet, işte, şimdi, hem de, zîrâ, olan, şu, bu" tekrarları, sizin gibi beni de usandırıyor. Başkasının tashîhine de katiyen râzı olamıyorum. Zîrâ, külahıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münâsebet ve ülfet peydâ etmiyor. Sözlerimden tevahhuş eder.” (Münazarat, s: 16-17)
Bu satırlara rağmen Risâle-i Nurlar’a sadeleştirme veya başka emellerle uzanan eli kırmak, Nurcular’ın haysiyet borcu olmalıydı. Halbuki uzanan el kendi elleri... Bu elîm neticenin ref’ine kapalı dairede muvaffak olamamış biri olarak, geniş dairedeki Nur talebelerine meseleyi taşımaya mecburdum. Kol kırılır yen içinde, sözüne sığınamazdım. Gelecek nesillerin saâdet ve selâmeti için, Risâle-i Nurlar’ın asliyetini muhafaza, her nur talebesini îmân borcudur. Yol bellidir: Bu kabil baskılı eserler alınmamlı, almış olanlar da iâde etmeli... Ve herkes sesini yükseltemi, herkes îmânın iktiza ettiği kadar haykırmalı...
Bahsi Üstâd’ın rızâsı ve tasvibiyle lâhikalara girmiş bir mektubla noktalayalım:
“Risale-i Nur Kur’ân-ı Mucizü l-Beyanın taht-ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan, ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur. Kur’ân-ı Mucizü l-Beyanın - Her peygamberi Biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik. (İbrahim Suresi: 4.)- kavl-i şerifinin ima ve işaratından şu devrede Türk lisanının sadmeler geçirmesine bakılırsa, Risale-i Nur, Türkçede, lisan üzerinde de imam olacağına, yani yarın halis Türkçe olan Risale-i Nur’un kesb-i imtiyaz edip diğerlerini terk edeceklerine dair işaret-i Kur’âniyedendir demiş olsam, hata etmemiş olurum zannederim. Başta Üstadımız olduğu halde bilumum kardeşlerimize samimi selamlarımla arz ve hürmetler eyler, mübarek bayramlarını tebrik ve tesid eylerim. Üstadım hakkında birşey yazamadım. Çünkü veraset-i Muhammediye (a.s.m.) makamında olan bir zat-ı alikadr hakkında ne diyebilirim? Ona Hasan Feyzi Efendi kardeşimizin sözlerini tekrar etmekten başka birşey bilmem.
Milas ve havalisi Risale-i Nur talebeleri namına duanıza muhtaç Halil İbrahim (r.h.) “ (Emirdağı Lâhikası S. 87)
Üstâd’ın şâkirdinin hissiyat ve düşüncesini teyid ve tasdik eden mührü:
“Halil İbrahim’in Risale-i Nur hakkındaki parlak fıkrasının sonunda kaydedilip, ikisi beraber Emirdağı mektuplarının ahirlerinde kaydedersiniz. Bu zat, Risale-i Nur’un çok eski ve çok sadık ve çok fedakar bir şakirdidir. Risale-i Nur a hitap ederek bu mektubu yazmış. Said-i Nursî (Emirdağı Lâhikası S. 87)
Yorumlayan: M. Nuri Bingöl
85.104.5.... ....
Tarih: 09.12.2008
( Arşivimde bulunan hususi bir mektuptan, bir bölümdür. Hadiseyi şahıslara bağlamanın ceremesi neymiş, görüldü! M.Nuri Eminler)
“ …………………………..
Benim canım kardeşlerim, sizler dağılmamalısınız. Sungur Ağabey, Bayram Ağabey, Fırıncı, Kırkıncı, Nazım GÖKÇEK lütfen Allah rızası için bir araya geliniz ve benim Allah rızası için sizlere yazdığım mektubu başından sonuna kadar okuyunuz ve istirhamımı kabul ederek birbirlerinize haklarınızı helal ediniz, tam bir şevk, muhabbet, uhuvvet, tesanüd havası meydana getirerek omuz omuza veriniz.Saf bağlayınız, birbirinizi kucaklayıp helalleşiniz ve sonra “ Artar cihatla şevkımız, Fahr-i Resul sultanımız, Şer’i bize ihsan-ı Hak, uğrunda aksın kanımız.” Diyerek Rıza-yı İlahi’ye vasıl olunuz; inşaallah.
İsmini zikrettiğim sizler ve yanınıza almayı münasip gördüğünüz diğer kardeşlerle beraber Duyuf-u Rahman- Allah’ın misafiri olarak Cidde’ye geliniz, benim misafirim olunuz. Sizi Beytullah’ın yanına götüreyim, beraberce, yan yana umre yapalım. Daha sonra hep beraber Peygamberimizin ziyareti için Medine-i Münevvere’ye gidelim. Efendimiz Hazretleri’nin türbesi önünde ziyaretten sonra dua edelim. Şefaat-i Peygamberi Aleyhisselatü vesselamı tavaf edelim, sonra sizi Türkiye’ye yolcu edeyim, olmaz mı benim aziz ağabey ve kardeşlerim. Yanılıyorsam beni ikaz ediniz. Haklı isem istirhamım gereğince ihlaslı hizmetlerinize devam ediniz. Bu fakir kardeşinizi de dualarınızda eksik etmeyin, e mi?”
Halil İbrahim ağabeyimizin mektubu meseleyi en güzel bir şekilde izah etmektedir.Elbetteki idrak edebilen ve o hassasiyete sahib olanlar için.Hüseyin Bey kardeşimi hassasiyetinden dolayı tebrik ediyorum.Yazının uslübu bazılarımızın gözünü kulağını tırmalayabilir.Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olacaktır.Ancak günümüzde,edebiyatçı arkadaşlarımızın ifadesi ile akademik seviyede bile 250 kelimeye düşmüş,top ve pop kültür(süzlüğü)üne peşkeş çekilmiş bir dili,bulunabilecek en doğru kaynak olan Risale-i Nur zemininde nazarlara vermek noktasında ne kadar tahşidat yapılsa azdır.Kendisini Risale-i Nur talebesi olarak tarif edenlerin,en doğru Türkçe olan Risale-i Nur'un dilini,yeni nesilin anlaması adına bile olsa günümüzün yozlaşmış Türkçesine uydurmak gibi bir lüksü olamaz.
Hüseyin Bey gibi antivüris fıtratlı kardeşlerimizin varlığı, Risale-i Nurların sigortasıdır. Eğer geçmişte ve bugün bu hassasiyette kardeşlerimiz olmasaydı biz Bediüzzaman yerine birilerinin yazdığı Risaleleri okuyor olurduk. Gayretlerinin devamını diliyorum.
Yorumlayan: Mehmed Çemberlitaş
212.175..... ....
Tarih: 04.11.2008
Zübeyir Ağabey'in Konferansta, "İstikbalin Türkçesi'nin Risale-i Nur dili" olacağını - mana olarak- söyler. Üstad'ın "biraderzadem gibi" - Sungur ve Huusi ağabeyle beraber- dediği bir kimsenin bu sözü kendi karihasından "atmadığı" bellidir; Üstad'dan aldığı dersle söylemiştir. Sikke-i Tasdik'in 12. sahifesinde de " Gelecek o zat Risale-i Nur'u hazır bir program olarak TATBİK EDECEK" ifadelerinin zımnında, dil olarak da temel alınacak manası vardır; en azından ben öyle anlıyorum. Bu açıdan, Yazar'ın hassasiyetini takdir ediyorum.
Risale değiştirilemez” mantığınıza tamamen katılıyorum. Yazınızdaki genel mantık örgüsünü genel bir kaide olarak kabul ediyorum. Lakin teferruat kısmındaki ince sorgulamada bir kasıt his ediyorum. Yazınızı okuyunca sanki tamamen risaleler değişime maruz kalmış gibi bir intiba uyanıyor. Zaten hiç okumadan araştırmadan bir sürü sırtlan ruhların saldırısına maruz kalan bu eserler ve talebelerine, böylesine içerden böylesi bir eleştiri fırtınalarda kapanması gereken kale deliklerin açılması gibi bir şeydir. Bence böyle bir konu böyle sine keskin ifadelerle “habbeyi kubbe yaparak” dışardan bakanlara gerçekten değişmiş imajı verilecek bir şekilde yazılmamalıydı.
Aslında bu konunun bir bütün olarak ele alınmasının gerekliliğinin düşünüyorum. özzelikle nur camiası bu meseleyi geniş bir platformda ele almalı. Bire bir halka ilişkide olanlarla sizler gibi üst seviyede, yani bir manada akademik seviyede yaşayanlar bir araya gelip konuyu tartışması gerekmektedir. Zira her 10 yılda nesiller arasında büyük dil boşlukları oluşuyor. Bu gün bir nur talebesi her hangi bir toplumda (ki bunu bire bir yaşıyoruz) normal bildiği cümleleri kurarak yaptığı konuşmada topluluğun ekser kesimi “hiçbir şey anlamadığını” söylüyorsa, burada biraz düşünüp en azında yeni bir stratejinin çizilmesi lazım.
Şahsen 15 yıl önce bu konuda gösterdiğim hassasiyeti bu gün gösteremiyorum. Ya ben yozlaşmışım ya da artık toplumsal bir gerekliliğe mecbur kalmışım.
Haddim olmayarak şunu söylemek istiyorum; Bu yazınızı bir süre sıradan halkla da değil gerçekten günümüz okumuş kesimiyle hatta en aydın denilen kesimlerle yapacağınıza sohbetler sonucu tekrar yazmanızı istiyorum. Sanırım o zaman biraz daha farklı şeyler düşüneceksiniz.
Eğer ben yanılıyorsam da, Allah rızası için beni ikna edin. Selam ve Dualarımla
Takdir edilmesi gereken bir calismayla, tenkit edilmesi gereken bir hususu birbirine karistirmamak gerekir.Bahsettiginiz yayinevinin Risaleleri bizdede mevcut,degisiklik kesinlikle soz konusu degil.Derkenar lugat var,bu calismanin eksiklikleri olabilir fakat bu calisma kesinlikle ortadan kaldirilmasi gereken bir calisma degildir.Hatta bir noktada tesvik edilmesi gereken bir calismadir.
Yazar`in nazara verdigi noktalarla yorumlarin dayandirildigi "degistirilme" mevzusu tamamen farklidir.
Yorumlayan: M. Nuri Bingöl
212.175..... .............
Tarih: 29.10.2008
Kadim dostum "ehemm" bir mevzuya parmak basmış. Fikirlerine baştan ayağa katılıyorum. Bana sorarsanız, en büyük tehlike bu "dejenerasyon"dan ileri, "mana" dejenerasyonudur. Risale-i Nur ile onun temel kaynakları Kurân ve Hadis - çünkü Hazret hadisi, " Kur'an'ın müfessir-i hakikisi olan Ehadis" diye tarif eder.- ile irtibatını kopararak mana vermeye kalma "cinayetr-i azimesi"dir. Çok yanlış anlama "kendi kafa fenerine" sığınarak yapılan indi tevillerden kaynaklanıyor. Bu anlayış da, "kafa" sayısındca değişik Risale telakkilerinin ortaya çıkmasına sebep oluyor.
Yorumlayan: ABDULHAMİD DOĞAN
85.96.19.... mynet.com....
Tarih: 28.10.2008
YAZINIZIN MUHTEVASINA BAŞTAN SONA KATILDIĞIMI İFADE ETMEK İSTERİM.ZAMAN ZAMAN GEREK SİZLERLE VE GEREK BU KONUDA HASSASİYETİNİ BİLDİĞİMİZ DOSTLARIMIZLA BU MEVZUYU VE RİSALE-İ NURA MÜTEALLİK BAŞKA MEVZULARI MÜZAKERE EDERKEN HUSUSAN RİSALE-İ NURUN DİLİNİN BİR EDEBİYAT DİLİ OLDUĞUNU ASLA VE ASLA DEĞİŞTİRİLEMİYECEĞİNİ TÜM DOSTLARIMIZ HEMFİKİRDİRLER...RİSALE-İ NURUN DİLİ ÜSTADIMIZDAN BİZİM NAMUSUMUZA EMANETTİR.DEĞİL BİR KELİMESİ BİR HARFİ BİLE DEĞİŞTİRİLEMEZ DEĞİŞTİRMEK VEYA DEĞİŞTİRMEYE TEŞEBBÜS EN HAFİFİ İLE İHANETTİR.BU YARAMIZA PARMAK BASARAK EFKAR-I AMMENİN MÜZAKERESİNE SERD ETTİĞİNİZ İÇİN TEBRİK VE TEBCİL EDİYOR,KALEMİNİN DAHA NİCE HAYIRLARA VESİLE OLACAK YAZILAR YAZMASINI RABBİMDEN NİYAZ EDİYORUM.