Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların... Argo, korkunun ördüğü duvar;
uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları
gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo, yaralı bir vicdanın sesi;
uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil,
ülkesizlerin.(Cemil Meriç)
İRAN’IN NÜKLEER SİLÂHI NİÇİN OLMASIN?
Batı Medeniyeti Hazreti-i İsâ’dan beri, çirkeflikler içinde. Önce Allah’ın peygamberi İsâ’ya ilahlık izafe eder, Allah’ın oğlu der. Sonra bu şeni ve gülünç iftirayı kabul yolunda, İncil’i tahrif edip katı nassların cenderesinde hâkimiyetini sürdürmek ister. Ya Haçlı Seferleriyle bize saldırır, ya engizisyonlarla evlatlarının canına okur. Büsbütün çıldırdığı devirlerde ise mensuplarını birbirine kırdırır. Son büyük örnek, II. Cihan Harbi.
Batılı ülkelerin birbirini boğazladıkları II. Dünya Savaşı’ını, Amerika’nın Japonya’ya attığı iki nükler bomba bitirir. Hiroşima ve Nagazaki şehirlerini haritadan ve târih sahnesinden silen bombaların bilançosu: 400 bin ölü Japon, bir o kadar sakat ve haysiyetsiz bir duruma düşmektense harakiri ile hayatına son veren, şerefine düşkün mağlub bir millet. Ölen dörtyüz bin asker değil, Japon: Çocuklarıyla, kızlarıyla, kadınlarıyla, hastası ve yaşlısıyla dörtyüz bin masûm. Nazilerin Yahudilere uyguladığı mezâlimi “soykırım” olarak vasıflandıranların, bu dörtyüz bin insanın hunhar celladına bir isim bulamamış olmaları, tuhaf değil mi? Ya bu suçu târif edecek bir lûgat yok, ya kaba kuvveti reddedecek mukabil bir güç. İnsanlığın müşterek hâfızasından bu en dehşet verici hâtırayı kazıyıp yok etmek, Amerika’nın biricik dâvâsı olacağı yerde, melanetini göğsünde bir nişân–ı zî-şân gibi taşır. Hâlâ öyle..
Bizim medeniyetimizde savaş bile temizdir; son çâredir ve haklı sebeplere dayanır. Maksat tahrip değildir; esası, hakkın müdafaasıdır. Hukuku insanîdir: Hiroşima ve Nagazaki’de yok edilenlerin tamamı bizde savaş şartlarında masûndur, zulüm değil himâye görürler. Üç kıtanın tek hâkimi olduğumuz, asırları kucaklayan devirler buna şahittir. Çocuğa dokunmamışız, düşman kadınının namusuna el atmamışız, yaşlı ve hastaları çiğnememişiz. İstanbul’u fetheden büyük kumandanın ilk işi gayr-i müslim bütünr unsurları dinlerini yaşamakta serbest, iç hukuklarında hür bırakmak olmuştur.
Nükleer silâh sahibi olmak suçsa, suçlular listesinin birinci sırası Amerika’nın. Üstelik aşağılatıcı iki de sâbıkanın sahibi: Hiroşima ve Nagazaki... Bunlar, iki şehrin değil, târifi imkânsız iki dehşetin, yüzbinlerce trajedinin ismi. Bu kahredici teknolojiye sahip olmak, müdafaa maksadına matûfsa, buna bütün dünyâ ülkelerinin şiddetle ihtiyacı var. Ekonomik kaynakları sebebiyle müstevlî Batı’nın daimî tehdidi altındaki İslâm ülkeleri için ise, tam farz-ı ayn. Bu durumda bize düşen, kendilerini müdafaa imkânı yakalımış olan dostlarımıza çelme takmak değil, alkış tutmaktır.
Hayır, bu kahredici güç; Amerika’nın elinde olduğu gibi, tecâvüz ruhsatı ise, önce târihî mütecavizlerin elinden alınması gerekmiyor mu? Amerika ve şürekâsının elinde selâm durulan nükleer güç, mazlûmların elinde nasıl tehlikeli ve tehditkâr olabiliyor? Bu yalan ötesi istihkârı, hakikat telâkkî edecek yer yüzünde kaç budala bulunabilir?
Dün Irak’ı kendisinin uydurduğu yalanın arkasına sığınarak işgal edenlerin, bugün çok daha gülünç bir uydurma ile İran’ı vurmaya hazırlanması, kabul edilebilir mi? İran nükleer bomba yapabilirmiş... Yalan!. Ama bir an için farzedelim ki, doğru. Yaparsa yapsın, sana ne be adam? Bunlardan bütün dünyayı yok edecek miktarda sende varken, üstelik de bu cürmün tek sâbıkalısı olduğun halde, başkasında olmasını nasıl yadırgayabilirsin ki? Yoksa Japonlar’a revâ gördüğün zulümden sonra, elindeki bütün nükler silâhları imha ettin de nedâmetinden biz mi habersiz kaldık?
Ülkemde iştahını kamçılayacak miktarda petrolun olmadığı, söyleniyor. Diyelim ki yok. Ya bugün bilmediğimiz, yarın işimize yarayacak başka bir zenginlikle kaşılaştığımızda, doymak bilmez iştahını nasıl durduracağız? Irak’ın kendisini müdafaa edecek kadar olsun nükleer silâhı olsa idi, işgal edebilir miydin? Tek tek aynı akibete düşmek için sıranın bize gelmesini niçin bekleyelim? İslâm âleminin bağrına kirli bir hançer gibi sapladığın İsrail’in nükleer silâhı çok mu dostane?
İki yüzlülüğün medeniyetimizde yeri yok. Doğru her yerde doğru, yanlış her yerde yanlıştır. Kabul edelim ki, nükleer silâhlar çok kahredici, insanlığın sonunu getirecek cinsten. Hiç keşfedilmemiş olması, insanlık için büyük saâdet olurdu. Lâkin, artık çok geç; nükleer silâh 1945 Ağustos’undan beri bilinen en ürkütücü hakikat. Nerede olursa olsun, tehlikeli. Kullanılması, cinnet; muhafazası, güç. Ne var ki, ülkeler için göz ardı edilemez ihtiyaç. Nükleer silâhı olmayan bir ülkenin geleceği de yoktur. Er ya da geç, bütün tehlikelerin hedefindeki ilk saf ülkeler, nükleer gücü olmayanlar. Ya bu güç tehdidi altında ırzlarını teslim edecekler, ya hayatlarını fedâ...
Nükleer silâhı tasvib etmiyorum, ama hiç kimsede olmamak kaydıyla. Tehlikeli buluyorum, lâkin sadece İran’ın elinde iken değil; dünyanın neresinde olursa olsun, tehlikeli. Bu öyle bir pislik ki, ya herkeste olmalı, ya hiçkimsede... Gırtlağına kadar bu pisliğe gömülmüşlerin temiz kalmamızı istemeye hakları yok, onlar gibi olmaya mecburuz, olmalıyız da.
Bu hakikat devletler tarafından bu şekilde söylenebilir mi? Söylenemez elbet... Ama ben devlet değilim, nükleer silâh teknisyenliğiyle de alâkam yok. Telâşım, önce milletim, sonra insanlık adına. Bu korkunç âfetten korunmak isteyen herkesin mecbur olduğu şey, onun kendisi. Bizi bu kabil tehditlerden koruyacak olan ne yumuşak başlılığımız, ne de nüfus çokluğu. Dua edelim de altımızda zengin petrol yatakları gibi başka maden yatakları da bulunmasın; topraklarımız ise çöle dönsün; buğday değil, ot bile bitmesin. Bu durumda belki bir kaç nesil daha milletin hürriyet içinde devamı mümkün olur.
Bunu çok zillet verici addenlerin mükellefiyeti, bu zilleti kaçınılmaz kılan boyun eğdirtici güce sahip olmaktır. Sormamış olmayayım: Bizim nükleer silâhımız ne zaman olacak, sahi?
Yorumlayan: M. Nuri Bingöl
193.140..... .............
Tarih: 08.07.2008
Bazı meseleleri - her şeye rağmen - es geçmenin zaruretine inanıyorum. ‘ çaresi olan şeyde acze, çaresi olmayan işte cez’a düşülmemeli...’ talimatı, bu hal için de geçerli...
Yine de demeden olmayacak; mazide bir sürü menfi neticeyi getiren sebepsiz ve temelsiz ‘ pohpohlama’lar , kimbilir hangi akılla, tekrar başlatıldı; bilhassa devamlı elde tutulması arzulananlar için... “ Rakipsizliğin Kolaylığı Başkadır.” ın yazarı, galiba rakipsiz kalmayı bir marifet bilmekte ki böylesi girişimlere katılmakta, hata iştirak etmekte...Kendine o kadar yakın görünen YILMAZ’a bile sahip çıkamadığına göre, kendi çalıp kendi oynamayı, yani sanat açısından harikiri yapmakla eş manaya gelen ‘ tek adam’lık sandelyesine namzet olmayı içine sindirebiliyorsa, hayırlı olsun; alsın tepe tepe kullansın ve kullandırsın herşeyi.... Eğer beğenilmese, benimsenilmese, tercih edilmese bile, rakipsizliğin getireceği rehavet zeminleri ve onların teşvikçisi, neticesi, eseri atalet hissine sebep olmak bile, bir büyük vurdumduymazlık, dun-himmetlik ve ‘ cinayet-i azime’ değil midir?”
Bir büyük hasretin mengenesinden kurtulabilmek niyetiyle göz gezdirdiğimiz satırlar bile , kos koca bir ıhlamur ağacına nazır pencere önünde yazılmamış mıydı hani? Onları dimağımızdan süzerken Birecik’ten epey uzaktaydık, kar da dantela örüyordu dışarıda, zemine kefen dokuyordu. Yalnız evimizde, çayın şırıltıları altında düştüğümüz notlarda, bir büyük sanat ağacı olmaya namzet ama bir türlü istenen yokuşu tırmanamayan, ikide bir, hodgam ve hasetli , biraz da ‘ kaybetme psikozu’ içinde debelenen ayaklarca çelmelenmiş yüreklerin ortak hüznünü de yaşıyorduk.( mneminler5@mynet.com, nurustad.azbuz.com)