Resim Albümü   Hakkımda   İletişim     


 





Alt Menüler


 

Hakkımda

İletişim

Resim Albümü

Telefon Rehberi

Linkler

 
Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların... Argo, korkunun ördüğü duvar; uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo, yaralı bir vicdanın sesi; uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil, ülkesizlerin.(Cemil Meriç)

Hüzün Çiçeği
HÜSEYİN YILMAZ'IN HÜZÜN ÇİÇEĞİ ROMANI ÜZERİNE
Mehmet Nuri Bingöl

Çalışma masamda asaletli şekli ve muhtevasıyla, kelimenin tam manasında bir roman var: Hüzün Çiçeği. Mübalağanın bir “ zemm-i zımni” olduğunu unutmadan eser hakkındaki ilk tesbitimiz, bir edebiyat zirvesi Tanpınar’ın “ Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” için verdiği hüküm gibi olacak: “...şu son senelerin eserleri içinde , acının ve merhametin yegane kitabı.”

“ Öteden beri romancılarımızın daima maruz kaldıkları bir itham vardır. Eserlerinin hakiki hayatla alakası yok, hayatımızı göstermiyorlar, bizi anlatamıyorlar, vs. Onlar bu ithamı sırtlarından atabilmek için neler yapmadılar, nasıl çırpınmadılar. Eserlerini baştan başa memleket tasvirleri, muharebe tabloları, kağnı gıcırtılarıyla doldurdular.......

Sebebi ne kadar aşikar! Nasılsa toprağa ve hadisata gözünü açmasını öğrenen muharrirlerimiz, insan denen mahluka gafildirler. Psikoloji denen şeyin, tip denen şeyin sanattaki ehemmiyetini bilmiyorlardı. Eserin yerli hayatla alakasını temin için, adi bir entrikanın ötesine berisine rastgele serpilmiş bir kaç şalvarlı kadın yahut kerpiç duvarlı beş on ev kafi gelir zannediyorlardı."1

Eseri bir kaç okuyuştan sonra derince soluklanan dimağım , Tanpınar’ın tarifine pek uyan bir “ yerli roman”la karşılaştığını anlamaktan memnundu. Hadise, bir köyde veya kasabada cereyan etmese de , tasvirine pek şartlanılmış çerçeve içine sıkışmamış bulunsa da , mahalli ağız siperine sinmemiş de olsa üstelik, memleket gerçekliği ile taçlandığını söylemekte bir beis göremedik.

Rahmetli Mehmet KAPLAN hocamızın fikri ısrarı da hep aynı merkezden kaynak almıyor muydu? Buğra’nın ilk romanı Siyah Kehribar’ı tenkit ederken, eserin en mühim zaafiyetinin ülkemizin ve milletimizin ruh ikliminden uzaklığını dediğini, bizzat yazarın kendisi söyler.2

Küçük Ağa romanından sonraki muvaffakıyetin sırrının bu tenkit sayesinde gün yüzüne çıkabildiğini, bizzat yazarının ağzından da duymuştuk.3 Düşman Kazanmak Sanatı’nda da aynı itirafı gördüğümüz gibi, Hüzün Çiçeği’nin de milli gerçeklik aynasında parıldaması boşuna değildi elbet.

YEKPARELİKTEN UZAK BİR ÇEVRE

“ Muhayyilesinin zengin ve kesif faaliyet saatlerinden birine yakalanmış, bir yığın hulyanın müphem, şekil ve hendeseden mahrum , her türlü müvazene ve muhakemeye yabancı fırtınasında savruluyordu.

Hayat ve kalabalık...Kalabalıkta hayat ne kadar fakir, ne kadar aldatıcı, fakat ne kadar güzel! Hayat asıl saadetini de, azabını da ferdin dünyasında kurduğu ve her fert bunu çok keskin bir bıçak ağzı gibi hissettiği halde, kalabalıklar bu histen neden mahrumdu? Kalabalığa fertten farkının olmadığını kim, hangi lisan, hangi kuvvetli üslupla anlatacaktı? Saadet ve azab, neden sirayetle bir türlü kalabalığın malı olmamıştı?

Şu, caddeleri damarlarındaki kanın hareketliliği ile dolduran kalabalık insanda bir bütün vehmi uyandırdığı halde, niçin bu kadar dağınık ve yekparelikten uzaktır? Bu insanlar hangi sebepten dolayı birbirine bu kadar biganeler? Neden herkes duvarlarını kendisinin ördüğü ve ferdi hayat dediği zindanda yaşamaktan memnun? Bu her ferdi ayrı ayrı hapseden zindanların kapılarını kırmak, duvarlarını yıkmak daha güzel olmayacak mı?”4

Ramandaki kişiliklerden birinin, Gülbey’in zihninde dokunan endişelerin ifadesi, bize aynı zamanda “ insandan ayrı düşmemiş” bir kalemin ipuçlarını da verir.5 “ İnsan ruhunun asliyeti süt beyaz. o taşlar ile kendi niyet ve emellerimiz yönünde ya sevgiye, dostluğa, insanlığa sağlam mazgallar yapılacak, veya sevgi, dostluk, insanlık yollarını kenetleyen şirin kubbeli, güzelim sütunları ve has bahçeleri ile saraylar, kasırlar inşa edilecek...”6 ifadesiyle ortaya konan düşünce gibi, donmuş, katılaşmış, klişeleşmiş, dar bir kalıba aktarılmış zihinler, hangi harikalude hadiseye malzeme verebilir ki? Kas katı kesilmiş, şartlanmış, atgözlüğü takınmış insanların kişilerin içinden yep yeni buluşlara teşne birini çıkarmak mümkün değilse, aynı sıfatlarla örülü hikaye ve roman kahramanlarının da şahane bir hayat sahnesine ibret olmaları pek müşküldür gibime gelir. Çünkü gerçek hayatta bile , o keyfiyetteki tiplerin ya renksiz, ya da rengi pek solgun sayfaları çevirmekle oyalandıklarını hemen hemen çok insan görüyor.

Gülbey’in kişilik çizgileri vuzuh kazanırken belirtilen hatlar çürümeye, çözülmeye, üstüne üstlük kas katı kesilmeye teşne cemiyeti anlatıyor gibidir: “ Onu bu ikindi saatinde hakikatın hayali karşısına bu kadar heyecanla çıkaran, Don Kişot rüyaları gördüren sebep, altıyüz yıllık bu mezarların gölgesinde kurulan muhteşem imparatorluğun liyakatsız ve bu ihtişamın karşısında küçülen, ezilen mahcub evladı olmaktı. Büyüğe karşı duyulan kin ve rekabetle tam bir inkarın içinde bulunuyordu.”7

HADİSE VE GERİSİNDEKİ...

Eserin iskeletini şekillendiren hadise unsuru, enmuzeç halinde özetlenemeyecek kadar girift değil bizce; o merakı okuyucuya ve meraklısına bırakmak - belki - en münasibi. Yalnız şu kadarını diyelim ki esas kişiliklerin hikayesi, başka hadiselerin üzerine kurulmuştur. O hadiselerin - bizce- en geliştirilmişi , Dostoyevski’nin “ Suç ve Ceza”sındaki entrikaya pek benzer bir vicdan rahatsızlığı ile, onun neticesinde doğan facialardır. “ Bir zorluğun iki kolaylığı yenemeyeceği” hakikatı, roman sonundaki saadeti de çekip getiriyor. Gülbey’in işlediği ideolojik cinayetten sonra kendisinden şüphelenilme endişesi; yakalandığı asabi buhran, temsil ettiği dünya görüşü ve inanca duyduğu anlaşılmaz hıncın şuursuz biçimde köpürüşü, sonra da buhran dayanılmaz olunca, seksen beşlik babaannesini öldürüp, bir aile faciasına yol açışı.

Bunlar belki de çoklarına teferruat gibi geliyor; nesli tükenmeye yüz tuttuğu halde “kelaynaklar gibi” sun’i biçimde yaşatılmaya çalışılan bir anlayışın en son soluğu sayılması gerekli kin ve gayzın asıl saikini dile getirdiğinden, sanatçı dürüstlüğünü izhar eden satırlar sayıyoruz.Gülbey’in, babaannesini zihninde şekillendirirken içinden geçirdikleri, üzerimizde tesirini sürdürmeye kararlı , “ Irmaklar yokuş yukarı akmaz.” hikmetine zıt ve manasız kastı keşfetmeyi ister gibidir Yazar:

“ —Ya biz?.. Sırtımızdan söküp atamadığımız hangi kabuğun, değersiz yükün mahkumuyuz? Ah, la’net adet ve an’aneler!.. Canın Cehennem’e yobaz taassup...Elbet bir gün senin de dünyanı başına yıkacak, esaretinden kurtulacağız. Bak işte Dilrüba ( babaannesi) dünyası ile birlikte son kal’alalarından biri, ama yıkılacaktır. Emin ol...

Yaşlı kadının hayali gözlerinin önünden geçerken birden kendine gelmeye başladı. Hayallerine irade ve muvazene karıştıkça kendisini yeni düşüncelerinin kucağında buldu. Söylenir gibi mırıldandı.

— Babaannem, insan hayalinin eseri ( Bu Gülbey’in görüşüdür!) Allah’ın iyi kulu; iman ve ahlak sultanı, yahut ölçü ve kayıtların esaretindeki zavallı mahkum! Ama mes’udmuş! Yaşşa, kölenin saadeti!.............”8

METİNLERİ ANLAMAK

Edebi metin tahlilcilerinin her zaman için yürürlükte bir teknikleri var.9 Eğer bir edebi metnin bilinen unsurları teker eker ele alınıp incelenirse, eserin kıymeti o zaman daha iyi anlaşılır derler. O sahada profesyonel olmamak, haklı ve doğru olanı kabul etmemek manasına gelemez tabii... Düşünüp tecrübe edince, pek çok yerinde misale göz atınca, meselenin reddedilemez keyfiyetini ucundan kıyından anlayabiliyor. Öyleyse Hüzün Çiçeği’ni bir defa da o zaviye gözlüğünü takınarak okumalıyız. Öylesi bir tahlilci yaklaşıma - tam- sahip olmadan yaptığımız inceleme bile, eserin yapısının sağlamlığını anında orta yere seriyor.

Hadise epizotlarının cereyan yerleri, gerçekçi klasikliğin kalıpları içinde değil, fikir, kişilik, yüreklerde örülen hisler ve yaşanan duygularla birlikte mekanların maddi tarafları da beraber ele alınarak , muayyen bir orijinallik yakalanmaya çalışılmış.

“ Gülnur, yüksek taş duvarların münzevi bir dünya haline getirdiği bahçede, havuzun yanıbaşındaki kameriyede oturmuş, fıskıyenin mütemadiyen değişip yenilenen oyunlarını, kristal zerrecikler halinde dağılıp parçalanışını seyrederken, Dilruba Hanım’ın odasının penceresinden, oturduğu yerde , bir taraftan evradını çekip, diğer taraftan kendisini seyrettiğinin farkında değildi.

Yediveren asmaların olgun salkımlarının aksi berrak suda yıkanıp ışıldarken kurulan alem, Gülnur’un aksini de yakalamış, küçük salınışlarla alabildiğine derinleşiyor, sırlı bir iklim herşeyi kendi varlığında yumuşatıyordu. Zaman zaman bir rüzgar dalgasının taşıyıp da ötede beride dolaştırdığı gül rayihası genç kızın içini tatlı ürpertilerle okşuyor, his ve hayal alemine aydınlık bir kapı açıyordu.” 10

Yukarıdaki tasvirde ihtişam kazanmış mana beraberliği ve yekparelik, hiç bir fazladan söze ihtiyaç bile bırakmıyor. Üslubun kendine has, milli çizgileri ve desenlerimizle ters düşmeyen tarafına da dikkat etmişsinizdir sanırım. Maddi tasvirin ötesinde , daha çok ruh tahlillerinin muğlak bırakılmayıp, olabildiğince keskin hatlarla sunulması, eserin mevzu ile olması gerek-şart nisbeti cihetiyle olmalıdır.

ESERDEKİ APAYRI TARAF

Romandaki “bakış tarzı unsuru” , milli bünyemizdeki mana asaletinin ta kendisidir. Aile etrafında dönen tesbitler, sosyal yapımızdaki gedikleri gösteren ifadeler, sohbetlerdeki tadına doyum olmaz sembolik anlatımlar, maziden günümüze akan kıymet hükümlerine sıcak ve dost bakış, bize has romanın muhteva çizgisi sanki...

“— Nazım, bak dostum. Gerçi zekisin, ancak bazen bütün zekavetini birden kaybedip ortada kalıveriyorsun. Tabiatıyla bu dar mecradan bütün bir derya suyunu akıtmak mümkün değildir. Ne var ki , bu cihetle mazur sayılırsın! Senin şartlarında yaşayan birinden daha fazlasını beklemek pek insaflıca olmaz. Her ne ise!..Gelelim sadede. Kitap; en basit tarifiyle bir mananın ifadesi demektir. Öyle ise bir şeyler ifade eden herşey kitap gibidir, yeter ki okumasını bil...

Az ötelerindeki bir menekşe kümesini gösterdi. Üstlerinde kelebekler uçuşuyor, hafif meltemle titreşip duruyorlardı.

—Mesela şu narin menekşelere bak. Göreceksin ki, insana bir kitabın söyleyebileceğinden çok daha fazla şeyler söylüyorlar. Basit tarafından alalım: Yapraklarındaki ölçü ve hendeseye dikkat et. Bu şuursuz menekşelerdeki ölçü fikri ve hendese ilmi nereden geliyor? Göz önündeki bu neticeyi hangi tesadüf veya kör kuvvete verebilirsin? Bu kadar mı?.. Kuvvetli bir cazibe ile göz alan şu mor rengi topraktan süzen, beyazla karıştırmayan, yeşile bulaştırmayan köklerdeki kimya bilgisine mi şaşmalı, yoksa başka bir merci mi aramalı? Misalleri uzatmanın manası yok. Eser mevcutken sahibini görmezlikten gelmek mümkün değildir. San’at kendisinden çok, sanatkarını gösterir. Bu en basit bir hakikattır. Pikasso’nun herhangi bir tablosunun zihnimizde ilk harekete getirdiği taraf, sanatkarının deha ve maharetine karşı derin bir hayranlık hissidir. Yani tablodan önce ve çok daha kuvvetle Pikasso’nun kendisini görürüz.”11

Görünenden hareketle gaybı anlama gayreti, edebiyat dünyamıza kazandırılmış yep yeni bir motiflerden biridir; böylesi endişeler daha önceleri işlenmiş olsa bile, bir sohbet akıcılığında ve çarpıcı misallerle açıklanması, esere ayrı bir tad ve hava katar.

Anladığımız kadarıyla Yılmaz’ın hem hüzün çiçeği, hem sonraki romanları, birer edebi tez konusu olmaya namzettir. Okuyucusunun ve meraklısının verebileceği bu karar, şahsi tespitimizden öte, ortalıkta gezinen sürü sepet pejmürde mevzuyu görünce, çok kimsenin varabileceği bir neticedir. Şehrimizin kurtuluşunu da muhtevi roman çalışmasından bahsedince teşvikkâr ve alâkalı ifadesinin de şükran borcu edası.
mneminler5@mynet.com

Not: Bu yazı www.sanatalemi.net sitesinden alınmıştır.
Eklenme Tarihi: 07.03.2008   Okunma: 1269

Yazdır    Yorum Ekle

 

BU YAZI/HABER HAKKINDA YAPILAN YORUMLAR

Yorumlayan:     88.253.1.... ....  Tarih: 02.08.2008
“BURSA’DA – İKİNCİ – ZAMAN…”

- Muhterem Recep Altepe ve Servet Hocaoğulları’na-



Bursa’yi ilk gelişim 1978 Yaz’ı. ÖSYM’ye Gaziantep’te bir “dost iklimini” teneffüsle birlikte girdikten sonra, önce Ankara’ya, sonra da Bursa’nın güzide ve tarih kokan , ama ihmal edilmiş, ama “şehirlikten çıkarılmış kozmopolit görünüşüne atmıştık kendimizi.

“ Atmıştık.” diyorum, çünkü yalnız değildim. Ortaöğretimdeki öğrencilik yıllarımda candan dostluğunu çok sık yaslandığım şimdi tıp doktoru (mütehassıs) arkadaşı, yol arkadaşı olarak seçmiştim kendime. Şimdiki yolculuğumda, Muhterem M. Ali’yi seçmem gibi tıpkı…

Osmanlı tarafından inşa edilen ya da fethedilen bütün şehirler gibi, Bursa da bir sur içi şehir. Osman Gazi’nin oğlu Orhan Bey’e;

“- Oğul, Prusha’yı al, gülzar et!..” demeden önce, etrafı surlarla kapalı kendi içine yumulmuş bir merkezdi.

Bursa’nın Osmanlı tarihindeki yerini, yeniden inşasını ve – hakiki manada- şehirleşmesini bir roman tadında mevzu alan S. Servet Hocaoğulları’nın “Kül ve Aşk”ı, belki de bu yüzden elimde. Kitaba:

“ Bir düş gördüm: Kırmızı Hat…Mavi Kuşak.

Ey şehir!.. Yüzüne kezzap dökülmüş güzel!... Sana ağıt yakmak bile senin kalbini kırar.

‘ Ruh kanatlarını açabildiği genişlikte beden ister.’

Kim ne istedisenden, bunu (bir tek ben) biliyorum. Çünkü sırrına erdim senin: Çok az şehir senin kadar insanı, hayatı, medeniyeti, imparatorluğu ve ‘şehir’i anlatır. İsmi ile müsemmasın sen.” ( Kül ve Aşk, s. 9) şeklinde yapılan giriş, eserin ruhu sanki, hülasası gibi.

Bursa “ fetih”ten önce, bir mezbelelik gibi olmasa da, yaşanmaz kılınmış bir kent. Sanki bir şehir değilde bir içkalenin insan ruhunu ezici karargah binası. Kişilere, ancak kenti savunan surlara taş olacak bir madde gözüyle bakılır olmuş. İnsan unutulmuş, insanlık unutulmuş.

“Bursa’yı aç, gülzar yap!” emri belki değil, mutlaka bu şuur ve idrakten olmalıdır.

Yine “Kül ve Aşk” eserine dönelim:

“Önce içimizdeki çocuk öldü. Sonra çekildi yüreğimiz gözlerimizden.

Önce içimizdeki çocuk öldü. Sonra çekildi masumluk ellerimizden.

Önce içimizdeki çocuk öldü. Sonra çekildi inancımız benliğimizden.

Önce içimizdeki çocuk öldü. Sonra çekildi mavilik gökyüzünden.

Önce Şehir öldü içimizde. Sonra yeşillik çekildi bahçelerimizden. Önce lekeler düştü şehrin yüzüne. Sonra kuşlarımız bayılır oldu.

Ve önce biz çekildik ahitlerimizden, bizi ağlatan şiirlerimizden, sözleştiğimiz elçilerden, beklediğimiz müjdelerden. Ve önce biz çektik ellerimizi kurmak için bedel ödediğimiz bu şehirden.” (s. 147)

Bu satırlar söylemek istediğimin tam bir enmuzeci. Bursa’nın fetihten sonraki imar hamlesinin bir menzeri de son beş yılda hayat sahnesine geri döndürülen ve “hayata kazandırılan” Gökdere Medresesi, Muradiye Hamamı, Timurtaşpaşa Külliyesi, Irdandı Köprüsü, Karabaş-i Veli Tekkesi, Eski İpek Han’ı, Orhan ve Osman gazi türbelerini, restore edilen Uzun Çarşı’yı gezerken, “Bursa’da zaman”ı tekrar okuyor gibi olduk.

Buraları incelerken bize – ailemle beraber- rehberlik eden, Kayınbiraderim Hüseyin Bozkan ve eşine teşekkürü bir borç biliyorum.İkisi de Bursa’da mukim olduklarından, rehberliğimizi seve seve yaptılar.

“ Bursa gibi bir şehirde yaşamak, üstelik de yönetici olarak yaşamak herkes için büyük bir sorumluluktur. Çünkü Bursa, bu şehirde olduğu kadarşehrin dışında da yaşamakta, temsil edilmektedir. Daha çok Bursa dışında yaşayan bir kente hizmet etmek, ancak bu yönünü kavramakla mümkün olacaktır. Bu bilinçle yaklaşık 4 yıl içinde hem Bursa, hem de Türkiye sınırlarını aşan çalışmalara imza attık. Bu gün artık bu şehir, eskiden olduğu gibi bugün de Bursa’dan çok Bursa dışında yaşamakta, temsil edilmektedir. Ama ne ile?.. Elbette, yüzyıllardan süzülüp gelen evrensel manası ile. Gerek Osmanlı medeniyetini teşkil eden atalarımızın torunları, gerekse Osmanlı’dan önceki medeniyetlerin mirasçıları olarak bizler, Bursa’yı Bursa yapan bu bilinci iyi kavramalıyız. Üzerinde oturduğumuz bu mirasın sorumluluğu, bu kentte yaşayan herkesin ortak sorumluluğudur.” ( Bursa’da İkinci zaman, s. 3)

Osman Gazi İlçesi Belediye Başkanı Muhterem Recep ALTEPE’nin, belediye yayını eserin önsözünde izah ettiği bir hal ile karşı karşıyayız. “Aşığa Bağdat yakındır.” İnsan bir işe “muhabbetle” ve “şevk” ile girişmeyegörsün, son yıllardaki ülkemizin umumi manzarası gibi, Bursa’nın da, bilhassa Bursa’nın “esas” merkezi “suriçi”ni de ( Tophane ve civarı) barındıran Osman Gazi İlçesi’ndeki “farklılaşma”, çok insan gibi şahsımı da şaşırtıp şükre yolluyor. YAPTIĞIMIZ PEK ÇOK - maddi ya da manevi- FEDAKARLIKLARI HELAL ETTİRİYOR.

Muhterep Altepe ile danışmanlarını “bu kentle alakalı” daha fazla iktidar gerektiren vazifelerde görmeyi istemek de gönül ve vicdan vecibemiz.





..::KISA DUYURU::..

STV HABER'DE REFERANDUM DEĞERLENDİRMESİ..  Bayramın birinci günü, saat 11:15'de STV Haber canlı yayınında referandum dair düşüncelerimi ifâde edeceğim. Dost ve ehibbaya duyurulur... H.Y / 08.09.2010
BAYRAM TEBRİĞİ...  Başta siz muhterem okuyucularım ve dâvâ arkadaşlarım olmak üzere bütün İslâm Âleminin Ramazan Bayramını tebrik ediyor, hayır ve saâdetlere vesile olmasını niyaz ediyorum. Hüseyin Yılmaz / 08.09.2010
   

..::SON YAPILAN YORUMLAR::..

M. Nuri Bingöl:  01.09.2010 " Cemaatler, doğrudan devletin ıslahı ile uğraşmamalı, zirâ bu Süfyanist yapının ıslaha kabiliyeti yok. Cemaatlerin mükellefiyeti, faziletli insanlar yetiştirmektir. Gerisi kendiliğinden düzelir." beyanlarına can u gönülden iştirak ediyorum.Bu satırlara bir sarsıcı müşahedeyi ilave edeceğim; muhterem yazarın dediği yapılardan uzak durma mecburiyetimiz gibi, cemaati yapılanmaların da aynı mantıkla yürütülmesi, acaba -rıza-yı İlahi'ye- ne kadar münasibir, diye murakebe etmek - galiba- en baş vazifemiz olmalıdır. ( İhlas)


a.kadir ceylan:  17.08.2010 Ahmet Selami bey kardeşim Türk askeri Afganistan da ne arıyor acaba? neden bunu sorgulamıyorsunuz da haber yapanları yahudi kontrolünde olmakla suçluyorsunuz.Bu arada İsrail başbakanının hükümetin davetiyle tbmm de konuştuğunu biliyorsunuz herhalde tbmm de yahudi kontrolünde demezsiniz herhalde.Evet akp dün karşı çıktığı Afganistana Türk askerinin nato kontrölünde gitmesini bugün yürütmüyormu? Sanırım başbakan dı ABD li yetkililere biz sizinle Afganistanda teröre karşı savaşıyoruz siz neden bizimle Irakta pkk ye karşı savaşmıyorsunuz demişti.Lütfen eleştiriye açık olalım layuhti hiçbir hükümet ve parti yoktur.Selamlar
Ahmed Selami:  16.08.2010 Bir yorumcu Eymen Zevahiri'nin Türk askeri aleyhinde konuştuğu haberlerine mal bulmuş mağribi gibi atılmış. Yahu, bu haberleri bize servis eden ç ve dış medya kimlerin ellerinde? Hemen hemen hepsi de Yanudi kontrolünde olduğu bilindiğine göre... Ayet açık: " Bir fasık -kafir- size bir haber getirdiğide..." Ayetin gerisini müdakkik yorumcu hatırlayabilir, değil mi?
a.kadir ceylan:  15.08.2010 Demokrasiyi kaybetmiş demokratları(!) güzel anlatmışsınız tebrikler değerli ağabey.Bir eksik bıraktığınız milliyetçi muhafazakar demokratlar kaldı.Onlarıda samimice ele alan bir makalenizi bekliyoruz.Mesela El kaide liderlerinden biri haber sitelerinde verdiği demeçte Türk askeri Afganistan da Afganları öldürüyor diyor.Oysa akp liler muhalefette iken Afganistana asker gönderilmesine karşı çıkmışlardı.Acaba muhalefette iken karşı çıkılan bir uygulamayı iktidarda yürütmek nasıl izah edilebilir? Selamlar
M. Nuri Eminler:  15.08.2010 Bir haber sitesinde "evet"çi tavrımızı akıllılıkla değil, hissiyat ile ifade eden genç arkadaş, "ami"liğini kabul ederek "hayır"cı tavrın AKP'ye ve lşderine duyulan antipatiden kaynaklandığını da itiraf etmiş oldu.İslami ıstılahta, gazete yapacağınızı dediğiniz "şey"in adı meşuradır ve sadece orada bulunanları bağlar. "aklı meşverete nuhtacım." diyen Üstad, "Mweşveret-i Şer'iyye"yi kastediyor ve eski eserlerinde de zaten aynı kelimeyi kullanıyor- Hutbe-i Şamiye'de mesela.



Hava Durumu


 

SİTE İÇİ ARA

 Bugün: 79 / Dün: 552 / Toplam: 341.588
 hyilmaz.net -  yilmaz@hyilmaz.net -